Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

Kur'an Hatim Programı
src="http://feedjit.com/serve/?bc=FFFFFF&tc=494949&brd1=336699&lnk=494949&hc=336699&ww=160">
Radyo Risale
Radyo-Nur




8/10/2009 · Kategori: DÜNYADAN İMAN HİZMETLERİ

http://www.nurpenceresi.com/index.php?oku=1371

Rusyadaki hizmetlerden bahseden bir video. Rusya'da hizmet eden Resul isimli ağabeyimiz ve misafir olarak yanında getirdiği Rus Yojikov Rusyadaki hizmetlerden bahsediyor. Yojikov eski bir Rus milletvekili ve milli eğitim bakan yardımcılığı yapmış ve şimdide bir kolej öğretmeni. Gayreti ve mücadelesi gerçekten takdire şayan olan Yojikov, başından geçen ibretli ve şevke medar gelişmeleri anlatıyor. Ayrıca videoda rusyadan gelen rus nur talebeleri de var.

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

12/9/2009 · Kategori: MÜTALAALI DERSLER

Altıncı Nükte: Ramazan-ı Şerifin sıyamı, Kur’an-ı Hakîm’in nüzulüne baktığı cihetle ve Ramazan-ı Şerif, Kur’an-ı Hakîm’in en mühim zaman-ı nüzulü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Kur’an-ı Hakîm, madem Şehr-i Ramazan’da nüzul etmiş; o Kur’anın zaman-ı nüzulünü istihzar ile o semavî hitabı hüsn-ü istikbal etmek için Ramazan-ı Şerifte nefsin hacat-ı süfliyesinden ve malayaniyat hâlattan tecerrüd ve ekl ü şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir surette o Kur’anı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitabat-ı İlahiyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde dinlemek ve o hitabı Resul-i Ekrem (A.S.M.)dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrail’den, belki Mütekellim-i Ezelî’den dinliyor gibi bir kudsî halete mazhar olur. Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur’anın hikmet-i nüzulünü bir derece göstermektir.

        Evet Ramazan-ı Şerifte güya âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor; öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin kûşelerinde o Kur’anı, o hitab-ı semavîyi Arzlılara işittiriyorlar. Her Ramazan شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِى اُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ âyetini, nuranî parlak bir tarzda gösteriyor. Ramazan, Kur’an ayı olduğunu isbat ediyor. O cemaat-ı uzmanın sair efradları, bazıları huşu’ ile o hâfızları dinlerler. Diğerleri, kendi kendine okurlar. Şöyle bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i süflînin hevesatına tâbi’ olup, yemek içmek ile o vaziyet-i nuranîden çıkmak ne kadar çirkin ise ve o mesciddeki cemaatın manevî nefretine ne kadar hedef ise; öyle de Ramazan-ı Şerifte ehl-i sıyama muhalefet edenler de, o derece umum o âlem-i İslâmın manevî nefretine ve tahkirine hedeftir.

 

Kur’an ilk defa Ramazan ayında nazil olmaya başlamıştır. Ramazan orucunun çok hikmetlerinden biri de Kur’anın bu ayda indirilişine bakar. Onun da çok hikmetlerinden biri:

Madem Kur’an, Ramazan Ayında indirilmiş. Öyleyse, biz de sanki Kur’an yeni nazil oluyor gibi hayal ederek, o Vahy-i İlahiyi en güzel bir şekilde karşılamak için, nefsimizin hayvani olan basit ihtiyaçlarından, ahirette bize faidesi olmayan hallerden sıyrılıp, yeme ve içmeyi terk ederek, meleklere benzer bir hale girmek ve Kur’anı yeni nazil oluyor gibi okumak ve dinlememiz gerekir.

Her şey makamdan kıymet alır. Biz de Kur’anı okur ve dinlerken tasavvuren, hayalen sanki Resul-i Ekrem asm Efendimizden dinliyor gibi veya (her Ramazanda o zamana kadar nazil olan Kur’anı okumaya gelen Cebrail as ile Peygamber Efendimiz asm arasında cereyan eden tebliğ ve tebellüğ haletinde bulunmak ile) Cebrail as.dan dinliyor gibi veya yetmiş bin perde arkasında bütün Kainatın ve mahlukatın Rabb-i Zül-Cemalinin, Sultan-ı Zül-Celalinin huzurunda Onun ezeli ve ebedi kelamını Mütekellim ismine mazhariyetle dinliyor gibi kudsi bir hale mazhar oluruz.

Hakikaten her Ramazanda bütün Alem-i İslam bir mescid hükmüne geçiyor. Ramazanda ibadet manası kuvvet buluyor. Milyonlarla hafızlar, Alem-i İslam mescidlerinde o semavi hitabı, milyarlarla insana dinlettiriyor. Her Ramazan: “Kur’an Ramazan ayında indirilmiştir.” Ayetini nurani ve parlak bir surette göstermektedir. Bütün müminlerin Kur’ana yönelmesi, onu okuması ve dinlemesiyle, hükümleriyle amel etmesiyle Ramazan Kur’an ayıdır manasını isbat etmektedir.

Böyle nurani, kudsi bir halet ve manadan, yeme-içme gibi basit ihtiyaçlar için çıkmak, insanı bütün müminlerin manevi nefretine hedef eder. Hususan oruçlulara ve oruca karşı çıkmak da, geçmiş-gelecek ve şimdiki bütün müminlerin manevi nefret ve tahkirlerini kazandırır.

 

Yedinci Nükte: Ramazanın sıyamı, dünyada âhiret için ziraat ve ticaret etmeğe gelen nev’-i insanın kazancına baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a’mal, bire bindir. Kur’an-ı Hakîm’in nass-ı hadîs ile herbir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte herbir harfin, on değil bin ve Âyet-ül Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler ve Ramazan-ı Şerifin Cum’alarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadir’de otuzbin hasene sayılır. Evet herbir harfi otuzbin bâki meyveler veren Kur’an-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki; milyonlarla o bâki meyveleri, Ramazan-ı Şerif’te mü’minlere kazandırır. İşte gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki: Bu hurufatın kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasarette olduğunu anla!

İnsan bu dünyaya ziraat ve ticaret etmeye gelmiştir. Dünya bir tarladır ve insan buraya ahirette netice ve meyve verecek tohumları (iyi veya kötü) ekmek için gönderilmiştir. Dünya bir ticarethanedir ve insan da kendisine verilen ömür ve fıtratına konulan kabiliyetler ile ticaret etmek için dünyadadır.

İşte Ramazan-ı Şerif, insanın bu ziraat ve ticaretinde ona çok büyük ürünler ve kazançlar sağlamak noktasında çok büyük faidesi var. Bir ciheti: Allah rahmetiyle, müminin yaptığı her haseneye on sevapla mukabele eder. Hadis-i Şeriflerle sabittir ki: Kur’anın her harfinin on sevabı var, on iyilik sayılır, on Cennet meyvesini netice verir. Ramazan-ı Şerifte ise, her hasenenin, her Kur’an harfinin sevabı bindir. Ayet-ül Kürsi gibi ayetler binler sevabı netice verir, hususan Ramazandaki Cumalarda daha ziyadedir. Kadir Gecesinde ise otuzbin hasene sayılır.

Kur’anın her bir harfi bir tohum gibi, Kadir gecesinde her tohumdan otuzbin meyve veriyor. Kur’an ne büyük bir hazine. Bu mana ile baktığımızda ahiret ziraat ve ticareti için Kur’anın bize kazandırdıklarını düşünsek ve Kur’anın her bir harfine ne kadar kıymet vermek lazım olduğunu, bir saniyemizi bile boş geçirmememiz gerektiğini, hafızamızı, kalbimizi, aklımızı, ağzımızı ve gözümüzü o harflerle doldurmanın ne kadar büyük bir kar olduğunu anlarız. Bu Kur’an harflerinin kıymetini bilmeyenler de, ne derece sonsuz zarar ve ziyanda olduğunu anlayalım.

 

İşte Ramazan-ı Şerif âdeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevî hasılât için, gayet münbit bir zemindir. Ve neşvünema-i a’mal için, bahardaki mâh-i Nisandır. Saltanat-ı rububiyet-i İlahiyeye karşı ubudiyet-i beşeriyenin resm-i geçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan, yemek-içmek gibi nefsin gafletle hayvanî hacatına ve malayani ve hevaperestane müştehiyata girmemek için oruçla mükellef olmuş.

Ramazan-ı Şerif, bir iyilik ile binler hazineyi kazandırdığı için, çok karlı bir pazar, bir fuardır. Bir hasene ile çok Cennet meyveleri ve neticeleri kazandırdığı için çok verimli bir zemindir. Yapılan güzel işlerin çabucak sünbüllenmesini, netice vermesini sağlayan Nisandaki yağmur gibidir. Hususen bu Kainattaki her şey Allahın sanatını, terbiyesini, eserlerini her an göstermekte olduğundan ve insana verilen sonsuz kabiliyetlerle de bunları görüp, tartıp, tanıyıp, beğenerek, takdir ederek, itaat ve ibadetle mukabele etmesi gerektiği için, sanki Ramazan ayı ibadetlerin bütün çeşitlerini, müminlerin tamamına yakınının yaptığı ve huzur-u İlahide bir resm-i geçit zamanıdır.

Allahın Saltanat ve Rububiyeti karşısında, ubudiyet ile mukabele zamanıdır. Ubudiyetin esası ise; acizliğini, fakirliğini, kusur ve noksanlıklarını anlayıp, hiçbir şeyin sahibi olmadığını bilmektir. Ramazandaki namaz, oruç, zekat gibi ibadetler bu manayı tam ders verdikleri için bir geçit formudur, kulluk modudur. Yoklukta varlığı bulmak, varları Var Edeni bulmaktır. Bundan büyük bayram olur mu?

İşte böyle ulvi ve kudsi bir bayramda olunduğu için yeme-içme gibi nefsin gafletle hayvani ihtiyaçlarına ve malayani ve günahlı zevklere girmemek için oruç emredilmiş.

Güya muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine veyahut âhiret ticaretine girdiği için, dünyevî hacatını muvakkaten bırakmakla, uhrevî bir adam ve tecessüden tezahür etmiş bir ruh vaziyetine girerek; savmı ile, Samediyete bir nevi âyinedarlık etmektir. Evet Ramazan-ı Şerif; bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır.

Hayvani bütün isteklerini ve ihtiyaçlarını terk etmekle, sanki melek makamına çıkmak veya sadece ahiret ticaretiyle meşgul olduğu için dünya insanı değil, sanki Ahiret adamı mertebesine çıkmak veya cismani istek ve ihtiyaçlarını bırakıp, sadece manevi ihtiyaç ve istekler ile hareket etmekle cisimleşmiş bir ruh vaziyetine girmekle, orucu ile Samediyete bir nevi aynalık yapmaktır.

Samed ismi, bir cihetle hiçbir şeye muhtaç olmayan demek. Bu cihetle insan oruç tuttuğunda, birçok ihtiyaçlarını terk ettiği için Samed ismine bir cihetle ayna olur.

Samed isminin diğer ciheti ise, herşey, her şeyiyle beraber Ona muhtaçtır. Oruç tutan insan, oruçtaki açlık vasıtasiyle, hadsiz ihtiyaçlarını anlamakla ve bu sonsuz ihtiyaçlarını karşılayacak yalnız Allahtır diye itikad etmekle, Samed ismine bir nevi aynalık yapıp, gösterir.

Bu manalardan dolayı Ramazan-ı Şerif fani ve kısa bir ömür içinde, baki ve ebedi bir hayatı netice verir. Azı sonsuz, küçüğü azim, faniyi baki, elem ve sıkıntıyı ebedi saadete çevirir.

Ramazan-ı Şerife bizi ulaştırdığı için sonsuz hamd-ü senalar olsun Rabbimize.. Bizi Ramazanın hakkını veren, bütün duygu ve latifelerimizi Ramazanlaştıran, Cennet ve Cemalullah ile ebedi bayramlara ulaşan kullarından eylesin Rahman ve Rahim ismiyle… Amin.

Evet birtek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur’an ile bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra bir hüccet-i katıadır. Evet nasılki bir padişah, müddet-i saltanatında belki her senede, ya cülûs-u hümayûn namıyla veyahut başka bir şaşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Raiyetini, o günde umumî kanunlar dairesinde değil; belki hususî ihsanatına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini, has teveccühüne mazhar eder. Öyle de: Ezel ve Ebed Sultanı olan yirmisekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelal’i; o yirmisekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlîşanı olan Kur’an-ı Hakîm’i Ramazan-ı Şerifte inzal eylemiş. Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir. Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, süflî ve hayvanî meşagılden insanları çekmek için oruca emredilecek. Ve o orucun ekmeli ise: Mide gibi bütün duyguları; gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Yani: Muharremattan, malayaniyattan çekmek ve her birisine mahsus ubudiyete sevketmektir. Meselâ: Dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak. Ve o lisanı, tilavet-i Kur’an ve zikir ve tesbih ve salavat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek… Meselâ: Gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men’edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur’an dinlemeğe sarfetmek gibi sair cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır. Zâten mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruç ile ona ta’til-i eşgal ettirilse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittiba ettirilebilir.

Nasıl ki bir Sultanın bazı özel günleri vardır ve bu özel günlerde hususi ihsanları olur. Ramazan-ı Şerif ve içindeki Kadir gecesi de Rabbimizin özel günleri ve hususi ihsanlarının verildiği zaman dilimleridir. Rabbimiz Kadir gecesini Ramazan içinde gizlemekle, her bir gün ve gecesi Kadirleştirmiş ve Kadir kıymetine getirmiştir. Kadir gecesi belli olsa, herkes sadece o günü değerlendirecek, diğer günlere kıymet vermeyecektir. Büyük Zatlar Ramazanın her gün ve gecesini Kadir bilmişler ve her saniyesini ciddiyetle değerlendirmişler.

 

Orucun mertebeleri vardır. Bu mertebeler içinde en yükseği ve ekmeli ise, sadece mideye oruç tutturmak değil, bütün aza ve cihazat, letaif ve hissiyata da oruç tutturmaktır.

İnsan görünüşte bir ferd iken, hakikatte sorumlu bir cemaatten ibarettir. Cesedindeki her bir aza birer ferd olduğu gibi, kalbine ve ruhuna bağlı binler ferdleri de içinde bulunduruyor. Külli ibadet, bütün aza ve cihazatı, bütün duygu ve latifeleri emredilen yerlerde, ibadette kullanmak; yasaklanan şeylerden de onları uzak tutmaktır.

Mesela: Dili yalan, gıybet, kötü sözler gibi şerlerden ayırmakla oruç tutturmak ve o dili, Kur’an okumak, Allahı zikretmek, tesbih, salavat, istiğfar, iman ve Kur’anı tebliğ gibi nurani şeylerle meşgul etmek.

Gözü, her türlü haram ve günah şekillerden çevirip, o gözü Kainat kitabındaki hayret ve ibret veren güzelliklere ve sanat eserlerine baktırıp, Kur’anı okumak, Kur’anın manalarını, hakikatlarını tefekküri bir şekilde ders veren tefsirlere bakmak, okutturmakla meşgul etmek.

Kulağı ise, fena şeyleri işitmekten men edip; o kulağı hak söz ve Kur’an dinlemeye, Kur’an ve Hadisin manalarını, alimlerin sözlerini dinlemeye sarf etmek gibi diğer bütün aza ve duyguları da bunlar gibi kullanmaktır.

Mide vücudun idaresi noktasında en büyük fabrika gibi görünür. İhtiyaçları için insanı öyle meşgul eder ki, çok insan hakiki yaratılış gayesini, dünyaya gönderilme maksadını, kulluğun büyük şeref ve manasını unutturur. Ramazanda mide fabrikası susturulup, tatile sokulunca, bütün istidat ve kabiliyetler, hissiyat ve latifeler tezgahları çalışmaya başlar ve teneffüs ederler. Onların çalışması maneviyat kapılarını, marifet perdelerini, muhabbetullah pencerelerini aralayıp, açmaya başlar. Herkes ihlas ve samimiyeti, gayret ve ciddiyeti nisbetinde o manalardan hissedar olur.

Rabbimiz istifademizi küllileştirsin. Bizlere bütün maneviyat kapılarını, marifetullah perdelerini ve muhabbetullah pencerelerini açsın. Bütün hissiyatımızı ve latifelerimizi onlarla doyursun, doldursun, mutmain etsin ki, Biz Rabbimizden razı, O da bizden razı olsun. Amin Amin Esma-i İlahiyenin tecellilerinin adedince Amin.

Kalıcı Bağlantı Yorum (8) Yorum yaz!

10/9/2009 · Kategori: TARİHİ HADİSELER

Kadir Gecesi Bu Sene Hangi Gece Olabilir?

Kadir Gecesinin, Ramazan-ı Şerifin 20’sinden sonraki tek gecelerinde aranmasına dair müteaddit hadis-i şerifler varid olmuştur. Birinden itibaren tek gecelerde aranmasını tavsiye eden büyükler de vardır. İmam-ı Şarani Hazretleri, Kadir Gecesinin kaçıncı gece olduğunu, Ramazan-ı Şerifin giriş günlerine göre şöyle tesbit etmiştir:

Ramazan- ı Şerif Pazar günü girerse, 28’i 29’a bağlayan gece..

Pazartesi girerse, 20’yi 21’e bağlayan gece..

Sali günü girerse, 26’yı 27’ye bağlayan gece..

Çarşamba günü girerse, 18’i 19’a bağlayan gece..

Perşembe günü girerse, 24’ü 25’e bağlayan gece..

Cuma günü girerse, 16’yı 17’ye bağlayan gece..

Cumartesi günü girerse, 22’yi 23’e  bağlayan gece olarak bulmuştur.

Kadir Gecesinin Ramazan Ayı içerisinde  hangi gece olduğu gizlenmesi, mü’minlerin her geceyi Kadir gecesi bilip, her gece çokca ibadet etmeleri içindir.

Bu sene ki Ramazan-ı Şerif hangi gün başlamıştı acaba?

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

9/9/2009 · Kategori: SUAL - CEVAP

 Eğer biz ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaik-ı imaniyenin kemalatını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatler halinde İslamiyete girecekler. Belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslamiyete dehalet edecektir” (Hutbe-i Şâmiye)


Buna göre; demek ki, İslam Ahlakını fiillerimizle yeterince izhar edemiyoruz.

Bu noktada bu fiillerimizi nasıl besleyebiliriz? Üstadın bu yöndeki tavsiyeleri nelerdir?

Bu sözü açabilir misiniz?

 

“Eğer” kelimesi sebebler alemine bakıyor. Allah bu alemi Hakim isminin tecellisi yaptığı için, hikmeti sebebler perdesini iktiza ediyor. Ahiret ise Kadir ismi, Kudret sıfatının tecellisidir. Orada sebebler görünmez. Her şeyde esma ve sıfatı ile Allah görünür.

İşte “Eğer” kelimesi bize ihtar ediyor ki, Allah hikmetiyle neticeleri, sebeblere bağlamış. Biz vazifemizi yaparsak, kudretiyle neticeyi halk edecek. Vazifemizi yapmazsak, ya neticeyi vermeyecek veya bizi bırakıp, başka sebebleri çıkaracak, biz mahrum kalacağız.

“Biz” kelimesi ise, ferdi değil, çoğunluğu, cemaati nazara veriyor. Yani şahsen, ferden ahlak-ı İslamiyeyi kamil manada fiilleriyle izhar edenler var. Fakat bunun bir şahs-ı manevi olması için çoğunluk lazımdır. Bir ferd, birkaç kişiye tesir edebilir, ama devletlere, milletlere tesir edecek, ancak kemmiyeten ve keyfiyeten çok bir cemaat ister. “Biz”, benlerden meydana gelir. Ferden mükemmel insanların sayısı arttıkça, tesir dairesi de büyüyecektir. O zaman kamil ferdler arttıkça, “Biz”in de tesir gücü ve dairesi artacaktır. Benden ne olur demeyeceğiz. Her bir ben, çok mühimdir. Her bir ben, bir kainattır.

“ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaik-ı imaniyenin” önce ahlâk-ı İslamiyenin demesinin çok sebeblerinden birisi bence şu olabilir:

İnsanlar imanın derecesini ancak ahlak güzelliği ile görebilirler. İman kalbi bir ameldir. İman bir güneştir ve ışıkları ahlak ile, hal ile, ibadet ve takva ile, mahlukata hürmet ve incitmeme ile tezahür eder. Herkes önce ahlaka bakar. Fakat hakaik-ı imaniyenin inkişaf etmediği Müslümanlarda ahlak gel-gitlidir. Kısmidir, cüz’idir, hususidir. Ahlak-ı İslamiyenin her tabakasındaki terakki ancak imanın şuur haline yükseldiği nisbettedir. İmanda terakki, ahlakda terakkiyi netice verir. İmanın sonsuz mertebelerinde terakki eden Rasul-i Ekrem asm. Efendimiz bunun en büyük ve mükemmel delil ve bürhanıdır. En kuvvetli hüccetidir.

Ahlakın bütün şubelerinde zirveyi geçmiştir. Hatta bazı ahlak şubeleri zirvede iken birbirini etkisiz hale getirmeye çalışır. Mesela cömertlikde zirve ile iktisatta zirve veya hilmde, yumuşak davranışda zirve ile şecaatte, kahramanlıkda zirve veya adalette zirve ile merhamette zirve veya şefkatte zirve ile Allah için buğz etmekde zirve vs. birbiriyle çatışır. İkisini istikamet ve dengede tutabilmek Üstadımızın ifadesiyle mucizelerin mucizesidir. O da Rasul-i Ekrem asm. Efendimize mahsustur.

İşte hakaik-i imaniyede terakki etmek, müminin ahlaki seviyesini yükselttikçe, ihlasdaki nuraniyeti artar. İhlasın artması onu herkese sevdirmeye başlar. İhlasdaki kemalat, düşmanına bile onu sevdirir. Sevmek de, benzemek demektir. İnsan sevdiğine benzemeye yani onun gibi giyinmek, konuşmak, hareket etmek ister. Zamanla onun ahlakını taklid eder ve onun gibi olmaya başlar.

Kastamonu Lahikasında:

Hem yirmi seneden beri tahribkârane eşedd-i zulüm altında o derece ahlâk bozulmuş ve metanet ve sadakat kaybolmuş ki, ondan belki de yirmiden birisine itimad edilmez.

İşte bu gibi manalar sebebiyle şöyle der:

Hem üç mes’ele var: Biri hayat, biri şeriat, biri imandır. Hakikat noktasında en mühimmi ve en a’zamı, iman mes’elesidir. Fakat şimdiki umumun nazarında ve hal-i âlem ilcaatında en mühim mes’ele, hayat ve şeriat göründüğünden o zât (Hz. Mehdi) şimdi olsa da, üç mes’eleyi birden umum rûy-i zeminde vaziyetlerini değiştirmek nev’-i beşerdeki cari olan âdetullaha muvafık gelmediğinden, her halde en a’zam mes’eleyi esas yapıp, öteki mes’eleleri esas yapmayacak.

Demek en büyük mesele imanın ferdi alemlerde, önce isbatı, tahkiki, şübhelerden selamete çıkarılması, manilerinin ber-taraf edilmesi ve kuvvetlendirilmesidir. Kuvvetlenen iman dinde sebatı ve sadakatı, ahlakda metanet ve devamlılığı netice verdikçe, bu müminler birer maya şekline gelecek ve etraflarındaki insanları mayalayacaklardır.

İşarat-ül İ’cazdaki şu ifadeler çok mühimdir:

Cenab-ı Hakk’ın emirlerine ve nehiylerine itaat ve inkıyadı tesis ve temin etmek için, Sâni’in azametini zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de ancak akaid ile, yani ahkâm-ı imaniyenin tecellisiyle olur.

“Sâni’in azametini zihinlerde tesbit etmek” ancak kainatı bir Kur’an gibi okumakla olabilir. Her şeyde esma-yı İlahiyi görebilmek, her hadisenin arkasındaki hikmet-i İlahiyeyi çözebilmek gerektir. Bu insanı gafletten kurtarır. Hayrete, hikmete mazhar eder. Her an huzur-u İlahide olduğunu hatıra getirir.

İman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sâni’i netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemaat ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîm’in hazır nâzır olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü aramayarak; huzurunda başkalarına bakmak, meded aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmek ile o riyadan kurtulup ihlası kazanır.

Son olarak Hz. Aişe Validemizin Radiyallahu Anha Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz için söylediği: Onun ahlakı, huyu, yaratılışı Kur’andı, Kur’an ahlakı üzerine idi. Bu manayı duyan insanlar sadece ibadet ve takvayı veya emir ve yasakları düşünür. Halbuki Kur’anın ana maksadları dörttür. Tevhid, Nübüvvet, Haşir ve ibadet ile adalettir. Yani Kur’anın azami kısmı iman hakikatlarına bakmaktadır. Kur’an Kainat Kitabını okumakta ve okutturmaktadır.

Bu asırdaki her insan ise, bu Kainat Kitabının manalarını duymak, görmek ve anlamak istemektedir.

İşte Risale-i Nur bunun için yazdırılmıştır. Biz de bunun için Risale-i Nur çok okumalıyız. Okudukça Kur’anın ayetlerini Kainat kelimeleriyle beraber okumuş oluyoruz. Kur’anı tefekkürle, hikmetle, hayretle okumuş oluyoruz. Her bir bahis zaten bir ayet ser-levhası ile başlar ve o ayetin hazinesinden mücevherler dağıtır.

Risale-i Nur ile meşguliyetimiz imanımızın tahkik ve takviyesine sebeb olurken, ahlaken kemale ve ihlas olarak terakkiyi bi-iznillah netice veriyor. Hali ile, kali ile hakikatı neşretmek sırrına mazhar ediyor.

 

Yukarıdaki cevabı yazarken “Biz” kelimesindeki manayı tefekkürümde hatırıma gelen, fakat sonra unuttuğum bir tesbiti nazarlarınıza arz ediyorum.

Ayet-ül Kübranın sonundaki şu bahsi beraber okuyalım:

Bugünlerde, manevî bir muhaverede bir sual ve cevabı dinledim. Size, bir hülâsasını beyan edeyim:

        Biri dedi: Risale-i Nur’un iman ve tevhid için büyük tahşidatları ve küllî teçhizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?

        Ona cevaben dediler: “Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılması ile bozulmağa yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’cazıyla ve geniş yaralarını Kur’anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın i’caz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır.” diye uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim, hadsiz şükrettim. Kısa kesiyorum.

Çok hakikat ve manaları taşıyan bu ifadelerden sadece şuna bakalım:

Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılması ile bozulmağa yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’cazıyla ve geniş yaralarını Kur’anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor.

Hususi bir kalbin, fikrin ve vicdanın ıslahı, iknası, tedavisi kolaydır. Fakat umumun kalbi, fikri ve vicdanının ıslahı zordur.

Toplum da bir şahs-ı manevidir. Onun da kalbi, fikriyatı ve vicdanı vardır.

Dinin bir çok emir ve yasağı, toplumun gelenek ve göreneği haline gelmişti. O emir ve yasaklara muhalefet edenleri, toplum hemen reddeder, ayıplardı. Fertlerde o toplumun baskısıyla, o hatadan kurtulur veya o hata hususi kalır, umumileşmezdi.

Fakat toplumun iman şuuru zedelenince, günahlar her tarafı istila edince, medeniyet adı altında her türlü rezalet tv, radyo, gazeteler ile normal bir şey gibi gösterilerek dini bağlılıklar zayıflayınca vs. toplumun kalbi bozulmaya, aklı karışmaya, vicdanı uyuşmaya başladı.

İşte Risale-i Nur bin seneden beri biriken (gerek içerden, gerek dışardan) sual, şüphe, vesveseleri izale ile, toplumun kalbini, aklını, vicdanını ve manevi duygularını iknaa, inandırmaya, tatmin etmeye, tedavi etmeye uğraşıyor.

Eğer toplumun çoğunluğu istikameti bulsa, başkaların da istikametine ve hidayetine vesile olabilir. Bu vesilelik için illa görüşmek de lazım değildir.

… o iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirdleri dahi, bulundukları kasaba ve karye ve şehirlerde -hizmet-i imaniye itibariyle- âdeta birer gizli kutub gibi, mü’minlerin manevî birer nokta-i istinadı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i maneviye-i itikadları cesur birer zabit gibi; kuvve-i maneviyeyi, ehl-i imanın kalblerine verip, mü’minlere manen mukavemet ve cesaret veriyorlar.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

4/9/2009 · Kategori: GÖRÜNTÜLÜ DERSLER


http://video.yahoo.com/watch/5900297/15360007?v=5900297


Ve
zuhr zamanında ki, o zaman, gündüzün kemali ve zevale meyli ve yevmî işlerin âvân-ı tekemmülü ve meşâgılin tazyikından muvakkat bir istirahat zamanı ve fâni dünyanın bekasız ve ağır işlerin verdiği gaflet ve sersemlikten ruhun teneffüse ihtiyaç vakti ve in’amat-ı İlahiyenin tezahür ettiği bir andır. Ruh-u beşer, o tazyikten kurtulup, o gafletten sıyrılıp, o manasız ve bekasız şeylerden çıkıp Kayyum-u Bâki olan Mün’im-i Hakikî’nin dergâhına gidip el bağlayarak, yekûn nimetlerine şükür ve hamd edip ve istiane etmek ve celal ve azametine karşı rükû ile aczini izhar etmek ve kemal-i bîzevaline ve cemal-i bîmisaline karşı secde edip hayret ve muhabbet ve mahviyetini ilân etmek demek olan zuhr namazını kılmak; ne kadar güzel, ne kadar hoş, ne kadar lâzım ve münasib olduğunu anlamayan insan, insan değil…

        Asr vaktinde ki o vakit, hem güz mevsim-i hazînanesini ve ihtiyarlık halet-i mahzunanesini ve âhirzaman mevsim-i elîmanesini andırır ve hatırlattırır. Hem yevmî işlerin neticelenmesi zamanı, hem o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi niam-ı İlahiyenin bir yekûn-ü azîm teşkil ettiği zamanı, hem o koca Güneşin ufûle meyletmesi işaretiyle; insan bir misafir memur ve her şey geçici, bîkarar olduğunu ilân etmek zamanıdır. Şimdi ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ihsana karşı perestiş eden ve firaktan müteellim olan ruh-u insan, kalkıp abdest alıp şu asr vaktinde ikindi namazını kılmak için Kadîm-i Bâki ve Kayyum-u Sermedî’nin dergâh-ı Samedaniyesine arz-ı münacat ederek, zevalsiz ve nihayetsiz rahmetinin iltifatına iltica edip, hesabsız nimetlerine karşı şükür ve hamd ederek, izzet-i rububiyetine karşı zelilane rükûa gidip, sermediyet-i uluhiyetine karşı mahviyetkârane secde ederek, hakikî bir teselli-i kalb, bir rahat-ı ruh bulup huzur-u kibriyasında kemerbeste-i ubudiyet olmak demek olan asr namazını kılmak, ne kadar ulvî bir vazife, ne kadar münasib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc-u fıtrat eda etmek, belki gayet hoş bir saadet elde etmek olduğunu; insan olan anlar.

yatsı namazını kılmak için şu manadaki işâ’da İbrahimvari لاَ اُحِبُّ اْلآفِلِينَ deyip Mabud-u Lemyezel, Mahbub-u Layezal’in dergâhına namaz ile iltica edip ve şu fâni âlemde ve fâni ömürde ve karanlık dünyada ve karanlık istikbalde, bir Bâki-i Sermedî ile münacat edip bir parçacık bir sohbet-i bâkiye, birkaç dakikacık bir ömr-ü bâki içinde dünyasına nur serpecek, istikbalini ışıklandıracak, mevcudatın ve ahbabının firak ve zevalinden neş’et eden yaralarına merhem sürecek olan Rahman-ı Rahîm’in iltifat-ı rahmetini ve nur-u hidayetini görüp istemek; hem muvakkaten onu unutan ve gizlenen dünyayı, o dahi unutup, dertlerini kalbin ağlamasıyla dergâh-ı rahmette döküp; hem ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya girmeden evvel, son vazife-i ubudiyetini yapıp, yevmiye defter-i amelini hüsn-ü hâtime ile bağlamak için salâte kıyam etmek..      

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »