25/12/2009 · Kategori: TARIHI HADISELER
Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; Ümm-ü Seleme’nin, daha diğerlerin rivayet-i sahihi ile haber vermiş ki: “Hazret-i Hüseyin, Taff yani Kerbelâ’da katledilecektir.” Elli sene sonra, aynı vak’a-i ciğersûz vukua gelip, o ihbar-ı gaybîyi tasdik etmiş.
Eğer denilse: Neden hilafet-i İslâmiye Âl-i Beyt-i Nebevî’de takarrur etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak onlardı?”
Elcevab: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, hakaik-i İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur’aniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilafet ve saltanata geçen, ya Nebi gibi masum olmalı, veyahut Hulefa-yı Raşidîn ve Ömer İbn-i Abdülaziz-i Emevî ve Mehdi-i Abbasî gibi hârikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki aldanmasın. Halbuki Mısır’da Âl-i Beyt namına teşekkül eden Devlet-i Fatımiye Hilafeti ve Afrika’da Muvahhidîn Hükûmeti ve İran’da Safevîler Devleti gösteriyor ki; saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyte yaramaz, vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur’ana hizmet etmişler.
İşte bak! Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktab-ı Erbaa ve bilhâssa Gavs-ı A’zam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylanî ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidîn ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer manevî mehdi hükmüne geçmiş, manevî zulmü ve zulümatı dağıtıp, envâr-ı Kur’aniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler. Cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.
Eğer denilse: Mübarek İslâmiyet ve nuranî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli kanlı fitnenin hikmeti ve vech-i rahmeti nedir? Çünki onlar, kahra lâyık değil idiler?
Elcevab: Nasılki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebatatın, tohumların, ağaçların istidadlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar; fıtrî birer vazife başına geçer. Öyle de: Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidadları tahrik edip kamçıladı; “İslâmiyet tehlikededir, yangın var!” diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyetin hıfzına koşturdu. Herbiri, kendi istidadına göre câmia-i İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemal-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadîslerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-i imaniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur’anın muhafazasına çalıştı ve hâkeza.. Herbir taife bir hizmete girdi. Vezaif-i İslâmiyette hummalı bir surette sa’yettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyetin aktarına, o fırtına ile tohumlar atıldı; yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat maatteessüf o güller ve gülistan içinde ehl-i bid’a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
25/12/2009 · Kategori: TARIHI HADISELER
Amma Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in Emevîlere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yani: Emevîler, Devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip rabıta-i İslâmiyeti, rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler:
Birisi: Milel-i saireyi rencide ederek tevhiş ettiler.
Diğeri: Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takib etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünki unsuriyet-perver bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez.
َاْلاِسْلاَمِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ لاَ فَرْقَ بَيْنَ عَبْدٍ حَبَشِىٍّ وَسَيِّدٍ قُرَيْشِىٍّ اِذَا اَسْلَمَا
ferman-ı kat’îsiyle: Rabıta-i diniye yerine rabıta-i milliye ikame edilmez; edilse adalet edilmez, hakkaniyet gider.
İşte Hazret-i Hüseyin rabıta-i diniyeyi esas tutup, muhik olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti ihraz etmiş.
Eğer denilse: Bu kadar haklı ve hakikatlı olduğu halde, neden muvaffak olmadı? Hem neden kader-i İlahî ve rahmet-i İlahiye onların feci bir akibete uğramasına müsaade etmiş?
Elcevab: Hazret-i Hüseyin’in yakın taraftarları değil, fakat cemaatine iltihak eden sair milletlerde, yaralanmış gurur-u milliyeleri cihetiyle, Arab milletine karşı bir fikr-i intikam bulunması Hazret-i Hüseyin ve taraftarlarının safi ve parlak mesleklerine halel verip, mağlubiyetlerine sebeb olmuş.
Amma kader nokta-i nazarında feci akibetin hikmeti ise: Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevî bir saltanata namzed idiler. Dünya saltanatı ile manevî saltanatın cem’i gayet müşkildir. Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi. Tâ, kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve surî bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimî bir saltanat-ı maneviyeye tayin edildiler; âdi valiler yerine, evliya aktablarına merci’ oldular.
Üçüncü sualiniz: “O mübarek zâtların başına gelen o feci gaddarane muâmelenin hikmeti nedir?” diyorsunuz.
Elcevab: Sâbıkan beyan ettiğimiz gibi, Hazret-i Hüseyin’in muarızları olan Emevîler saltanatında, merhametsiz gadre sebebiyet verecek üç esas vardı:
Birisi: Merhametsiz siyasetin bir düsturu olan: “Hükûmetin selâmeti ve asayişin devamı için, eşhas feda edilir.”
İkincisi: Onların saltanatı, unsuriyet ve milliyete istinad ettiği için, milliyetin gaddarane bir düsturu olan: “Milletin selâmeti için herşey feda edilir.”
Üçüncüsü: Emevîlerin Hâşimîlere karşı an’anesindeki rekabet damarı, Yezid gibi bazılarda bulunduğu için, şefkatsiz bir gadre kabiliyet göstermişti.
Dördüncü bir sebeb de Hazret-i Hüseyin’in taraftarlarında bulunuyordu ki; Emevîlerin Arab milliyetini esas tutup, sair milletlerin efradına “memalik” tabir ederek köle nazarıyla bakmaları ve gurur-u milliyelerini kırmaları yüzünden, milel-i saire Hazret-i Hüseyin’in cemaatine intikamkârane ve müşevveş bir niyetle iltihak ettiklerinden, Emevîlerin asabiyet-i milliyelerine fazla dokunmuş, gayet gaddarane ve merhametsizcesine meşhur faciaya sebebiyet vermişlerdir.
Mezkûr dört esbab, zahirîdir. Kader noktasından bakıldığı vakit; Hazret-i Hüseyin ve akrabasına o facia sebebiyle hasıl olan netaic-i uhreviye ve saltanat-ı ruhaniye ve terakkiyat-ı maneviye o kadar kıymetdardır ki, o facia ile çektikleri zahmet, gayet kolay ve ucuz düşer. Nasılki bir nefer, bir saat işkence altında şehid edilse; öyle bir mertebeyi bulur ki, on sene başkası çalışsa, ancak o mertebeyi bulur. Eğer o nefer şehid olduktan sonra ona sorulabilse, “Az bir şey ile pek çok şeyler kazandım” diyecektir.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
23/12/2009 · Kategori: GORUNTULU DERSLER
Dünyada mevsimler olduğu gibi; hayatımızda ve hizmetimizde de dört mevsim vardır. Çünki zaman hatt-ı müstakim üzerine hareket etmiyor. Bazen bahar ile yazı gösterirken, arkasından da sonbahar ile kış geliyor. Bahar ve yaz şükür zamanıdır... Güz ve kış sabır zamanı hatta sabır içinde şükür zamanıdır.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
22/12/2009 · Kategori: MUTALAALI DERSLER
İ’lem Eyyühel-Aziz! İnsanları fikren dalalete atan sebeblerden biri; ülfeti, ilim telakki etmeleridir. Yani melufları olan şeyleri kendilerince malûm bilirler. Hattâ ülfet dolayısıyla âdiyata teemmül edip ehemmiyet vermezler. Halbuki ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o âdi şeyler, birer hârika ve birer mu’cize-i kudret oldukları halde, ülfet saikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; tâ onların fevkinde olan tecelliyat-ı seyyaleye im’an-ı nazar edebilsinler.
Ülfet kısaca, alışma, alışkanlık, tanışıklık gibi manaya gelmekte. Kainattaki her şey hakikatta birer mucize olduğu halde, devamlı gördüğümüz için, bizden evvelde aynı haller olduğunu bildiğimiz halde, o mucizeler, normalleşerek aklımızın, gözümüzün önünde gözükmüyor.
Mesela: Bir inekten süt yerine çikolata aksa, bu hadise gazete ve televizyonlarda günlerce manşet olur. Mucize, mucize inekten çikolata akıyor, diye hayret edilir. Herkes ondan bahseder. O inek, çikolata vermeye devam etse, bir müddet sonra insanlar ona bir isim takar. Çikolatalı inek der. Bir daha hayret etmezler. Çünki bu inek zaten çikolata verir.
Veya bir ağaç, meyve olarak tavuk verse, gazete ve televizyonlarda günlerce manşet olur. Mucize, mucize agaçtan tavuk çıktı, denilir. Devamlı tavuk vermeye devam etse, Tavuk ağacı deyip, normalleşir. Çünki, tavuk ağacından tavuk çıkar.
Halbuki, inekten çikolata çıksa mucize olduğu gibi süt çıkması da mucizedir. Ağaçtan tavuk çıkması mucize olduğu gibi, elma çıkması da mucizedir. Fakat ülfet ve alışkanlık, bu büyük mucizeleri gizliyor. Fikren insanı hakikat yolundan çıkarıyor. Yani, mucizeyi görmemek, mucizelere değer ve kıymet vermemek, nimet olduğunu anlayamamak, onlardaki rahmet ve şefkati görememek, vereni tanıyamamak, sevme derecelerinde noksaniyete sebep olur.
Nimeti göremeyen, Mün'imi nasıl tanıyacak ve sevecek?
Eğer ülfeti aradan kaldırabilirsek, eşya bizi önce faile, sonra isime ve isimlere, sonra sıfata ve sıfatlara, sonra şuunata ve nihayette Zat'a çıkaran bir ayna oluyor ve bizi miraca çıkaran bir burak oluyor.
Sahabe bahsindeki şu ifadeler çok mühim:
Evet Kur’an-ı Hakîm’in envârıyla hasıl olan o inkılab-ı azîm-i içtimaîde, ezdad birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevabiiyle, zulümatıyla ve teferruatıyla ve hayır ve kemalât bütün envârıyla ve netaiciyle karşı karşıya gelip, bir vaziyette ve müheyyic bir zamanda, her zikir ve tesbih, bütün manasının tabakatını turfanda ve taravetli ve taze ve genç bir surette ifade ettiği gibi; o inkılab-ı azîmin tarrakası altında olan insanların bütün hissiyatını, letaif-i maneviyesini uyandırmış; hattâ vehim ve hayal ve sır gibi duygular hüşyar ve müteyakkız bir surette o zikir, o tesbihlerdeki müteaddid manaları kendi zevklerine göre alır, emer.
İşte şu hikmete binaen bütün hissiyatları uyanık ve letaifleri hüşyar olan sahabeler, envâr-ı imaniye ve tesbihiyeyi câmi’ olan kelimat-ı mübarekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün manasıyla söyler ve bütün letaifiyle hisse alırlardı.
Halbuki o infilâk ve inkılabdan sonra, gitgide letaif uykuya ve havas o hakaik noktasında gaflete düşüp, o kelimat-ı mübareke, meyveler gibi gitgide, ülfet perdesiyle letafetini ve taravetini kaybeder. Âdeta sathîlik havasıyla kuruyor gibi, az bir yaşlık kalıyor ki; kuvvetli, tefekkürî bir ameliyatla, ancak evvelki hali iade edilebilir.
Evvela: Nurları okumak; ülfet, gaflet, dalalet nev'inden her türlü menfi hallerden kurtuluşun başlangıcıdır. Her Nurlara teveccühümüz bizleri kesretten vahdete, fenadan bekaya, sanattan sanatkara, nimetten nimeti verene çeviriyor. Her okuyuşumuz ruh, kalb ve akıl gibi letaiflerimizi dolduruyor.
Nurları okuma ile fiili duamızı yapmaya başlıyoruz. Yenilen bir şeyin bile bir anda hazmı olmaz. Zaman lazımdır. Her okuma hazmı kolaylaştırır.
Dünya ve Ahiret işlerinin hepsi için geçerli kaidelerden biri: Öğrenmenin ve tatbikatın yolu tekrardan geçiyor. Her tekrar o meseleleri içimize yerleştiriyor. Çok tekrar o meseleyi meleke haline getiriyor. Müessise tesis için tekrar lazımdır.
Okumalar gelişince, okuduklarımızla kainat arasında bir bağlantı kurmaya çalışmalıyız. Yani teoriki pratike çevirmek. Mesela: Yağmur veya kar yağıyor. Hemen Nurlardaki yağmur ve kar ile alakalı bahisleri açıp, tatbikat yapmak. Gece yıldızlarla alakalı bahsi, yıldızlara bakarak okumak. Kıra çıktığımızda ağaçlar, çiçeklerle alakalı bahisleri okumak gibi. Bu tatbikatlarımız devam ettikçe, elimizde yanımızda kitap olmadığı zamanlarda bile o mana ve hakikatların zihnimize, fikrimize hatta hayalimize gelmesini temin edecek. Evimizdeki çiçekler de bu tefekkür işine çok faide veriyor.
Bazı boş zamanlarımızı, tefekkürle doldurmaya çalışmak... Mesela: Yatacaksınız. Sünnet olan duaları okudunuz, bitirdiniz ama uyuyamadınız. Hemen hayalinize kıpkırmızı, kat kat, iç içe girmiş yapraklarıyla güzel bir gül çiçeğini getirin. Kendinize deyin: Acaba bu çiçeğin üzerinde hangi Esma-i İlahiyeler var. Gülün rengi gösteriyor ki, boyanmış demek bir boyacısı var öyleyse Mülevvin ismi kendini gösterdi. Yaprakların her biri ölçülü kesilmiş, biçilmiş, bu bize Mukaddir ismini, yaprakların dizilişi Munazzım ismini gösterdi. Güzelliği Cemil ve Mücemmil isimlerine bir ayna oldu. Yapılış ve yaratılışıyla Sani' ve Halık ismini, ilimsiz, iradesiz ve kudretsiz olamayacağına göre Alim, Mürid ve Kadir isimlerini okutturur. Çiçekteki hayat Hayy ve Muhyi ismini gösterdiği gibi, sureti ve şekli Musavvir, kalıptan çıkmış gibi düzgün hatları Bari' isimlerini okutturuyor. Hayatının devamı için rızka muhtaç oluşuyla Rezzak, atomları, hücreleri, sap ve yaprakları ile bir bütün halinde kalması veya durması Kayyum ismini, hayatının devamı Baki ismini gösterdiği gibi, solan yaprakları Mümit ismini talim ediyor ila ahir.
Mesela: Öğretmenseniz talebeniz, abi-abla iseniz kardeşiniz, anne-baba iseniz evladınız size bir demet gül getirse, ne anlarsınız? O gül size ne ifade eder? O gülün arkasında, getiren kişinin duygu ve hissiyatları yani şuunatı vardır. Aslında size bir ot vermiyor. Sizi tanıdığını, sizi sevdiğini, size kıymet ve değer verdiğini ifade ediyor. Dünyadaki bütün nimetlerin arkasında da Teveddüt ve taarrüf sıfatları yani kendini sevdirmek ve tanıttırmak sıfatlarıyla, şefkat ile sevmek, lezzetlendirmek ile lezzetlenmek, memnun etmek ile memnun olmak, sevindirmek ile sevinmek gibi mukaddes ve münezzeh şuunatlar gizlidir.
Her neyse... Şunu da unutmamak lazım. Yaptığımız ibadet ve hizmetler gibi, okumalarımızın da illeti ve hakiki sebebi Emr-i İlahi, neticesi ve gayesi Rıza-yı İlahi, semeratı Uhreviyedir, Ahirete aittir. Dünyada onları beklemek ve istemek Ahiret meyvelerini dünyada yemek demektir. İstenilmeden verilirse, bir ikram-ı İlahidir. Bazı ibadet ve hizmetlerin neticesi dünyada göründüğünde ihlas kırılıyor, nefis büyüyor, enaniyet kalınlaşıyor, kendine kıymet verme başlıyor, başkaları tenkid, gıybet, daha iyi olanları hased ve kıskançlık gibi fena haller ön plana çıkıyor. Verilen her şey nimettir ve veren de Allahtır. Hizmeti de, neticesini de veren Allahtır. Bizler ise aciz, fakir ve noksan kullarız ve aynalarız. Aynada mücevherlerin görünmesi aynayı zengin yapmaz.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
21/12/2009 · Kategori: MUTALAALI DERSLER
Risale-i Nur, Kur'anın bu asrın fehmine, anlayışına bir dersi, bir mucize-i maneviyesi, hakiki bir tefsiri olduğu için; Kur'anın hikmetli tekrarları gibi, Onun da tekrarları olması zaruridir. Peki tekrardan maksat ve gaye nedir? Bu suale Nurlarda çok yerlerde cevaplar var. 19. Sözün 14. Reşhasındaki tekrarat-ı Kur'aniye ile alakalı yeri yazmak ve bir derece mütalaa etmek ve nazarınıza arz etmek istiyorum.
"Sebeb-i kusur tevehhüm edilen tekraratındaki lem’a-i i’caza bak ki:
Kur’an hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı davet olduğundan içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir ve eblağdır. Ehl-i kusurun zannı gibi değil…
Zira zikrin şe’ni; tekrar ile tenvirdir.
Duanın şe’ni; terdad ile takrirdir.
Emir ve davetin şe’ni; tekrar ile te’kiddir.
Hem herkes her vakit bütün Kur’anı okumağa muktedir olamaz. Fakat bir sureye galiben muktedir olur. Onun için en mühim makasıd-ı Kur’aniye ekser uzun surelerde derc edilerek her bir sure bir küçük Kur’an hükmüne geçmiş.
Demek, hiç kimseyi mahrum etmemek için, Tevhid ve Haşir ve Kıssa-i Musa gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş.
Hem cismanî ihtiyaç gibi, manevî hacat dahi muhteliftir. Bazısına insan her nefes muhtaç olur. (Cisme hava, ruha hû gibi). Bazısına her saat (Bismillah gibi) ve hâkeza…
Demek tekrar-ı âyet, tekerrür-ü ihtiyaçtan ileri gelmiş ve o ihtiyaca işaret ederek uyandırıp teşvik etmek, hem iştiyakı ve iştihayı tahrik etmek için tekrar eder.
Hem Kur’an müessistir. Bir Din-i Mübin’in esasıdır ve şu âlem-i İslâmiyet’in temelleridir ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi değiştirip, muhtelif tabakata, mükerrer suallerine cevabdır. Müessise, tesbit etmek için tekrar lâzımdır. Te’kid için terdad lâzımdır. Teyid için takrir, tahkik, tekrir lâzımdır.
Hem, öyle mesail-i azîme ve hakaik-i dakikadan bahsediyor ki: Umumun kalblerinde yerleştirmek için çok defa muhtelif suretlerde tekrar lâzımdır. Bununla beraber sureten tekrardır, fakat manen herbir âyetin çok manaları, çok faideleri, çok vücuh ve tabakatı vardır. Herbir makamda ayrı bir mana ve faide ve maksadlar için zikrediliyor. "
Önce Kur'anın tekrarlarının kusur sebebi değil, bilakis mucizenin lem'a ve pırıltıları olduğunu nazara veriyor. Demek tekrarlarda büyük sırlar mevcut. Bir kitap, eğer zikir, dua ve davetin mücessem, cisimlenmiş şekli ise; elbette sık sık tekrar olması lazım ve zaruridir. Çünki, zikrin gereği, tekrarla tenvir, nurlandırma, aydınlatmadır.Zikir kelimesinin, sadece tek manaya, münhasır olmadığını biliyoruz. Allahı bildiren, tanıttıran, hatırlattıran, sevdiren, düşündüren her söz, her davranış, her hareket zikrin sınırları içindedir. Belki en büyük zikir, iman, marifetullah, muhabbetullah ve lezzet-i nuraniyi netice verendir. Bu noktada Nurların faikiyeti meydandadır. O zaman tekrarlar lazım ve zaruridir. Duanın gereği, tekrar ederek, insanın iç dünyasında, istenileni sağlamca yerleştirme, kalıcı hale getirmedir. O zaman mutlaka tekrar lazımdır. Davet ve tebliğin gereği, tekrar ederek zihinlere kazıma, fikir ve kalblerde canlı tutmadır. Hem herkes Kur'anın veya Onun hakiki tefsiri olan Risalelerin bütününü okuyamaz.(Rabbimiz bizlere bütününü dem ve damarlarımıza karışıncaya kadar okumayı nasib eylesin.) Ama belki bir sureye, ikinci derecede bir risaleye, çoğunlukla muktedir olur. Onun için en mühim maksadlar her bir parçada tekrar edilmiş ki, o büyük mana ve hakikatlardan herkes bir derece istifade etsin ve mahrum kalmasın.
Hem cesedin ihtiyaçları gibi, manevi ihtiyaçlar da çeşitlidir. Bazı ihtiyaçlar var ki, insanlar her nefes, her dakika, her saat, her gün ihtiyaç duyarlar.Manevi ihtiyaçlar da böyledir. Zaten ihtiyaç, tekrarı, tekrarlıktan çıkarıyor. 21. Sözdeki 2. İkazı hatırlayalım:
"Ey şikem-perver nefsim! Acaba hergün hergün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu? Madem vermiyor; çünki ihtiyaç tekerrür ettiğinden, usanç değil belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise: Hane-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, ruhumun âb-ı hayatı ve latife-i Rabbaniyemin hava-yı nesimini cezb ve celbeden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir. " Zaten sual, namazın tekrarı hakkında idi.
Demek hakikatların tekrarlanması, ihtiyaçların tekrarlanmasından kaynaklanıyor. Aynı zamanda gafilleri uyandırıyor ki, "bu kadar tekrarlanmışsa, bunda çok büyük bir ehemmiyet var. Bu meselelere dikkat et, yoğunlaş, maneviyatına mal et." Ayrıca o meseleler şevk ve iştihayı da inkişaf ettiriyor. Hem Kur'an ve Onun bu asrın fehmine bir dersi olan Risaleler, Müessistir, tesis edici, kurucudur, yani bir Din-i Mübinin esasları ve o esasların isbatı, Alem-i İslamiyetin temelleridir. Nurlar zaten azami olarak İmanın altı rüknünü isbat ve izah eder. Bütün izah ve isbatları aynı yerde yapmaz. Muhtelif yerlerde, çeşitli derecelerde bazen birbirine benzer tarzda tekrar eder. Ayrıca insanların içtimai, sosyal hayatlarını değiştirme vazifeleri vardır. Yanlış inançlar, yanlış davranışlar ve hatalı manaları düzeltmek ve yerleştirmek için tekrar lazımdır.
Her zaman her yerde reklamlarla karşılaşıyoruz. Bir firma insanlara kendini kabul ettirme, bildirme, tanıttırma, sevdirme için defalarca reklamını yapıyor. Ta beynimize adını kazımaya çalışıyor. Bunun için Rabb-ül Alemin o yüksek hakikatları, o büyük maksadları, iç dünyamıza yerleştirmek, hayatımızın parçası, vazgeçilmezi yapmak istediği için tekrar tekrar ifade ediyor. Üstelik insan çabuk unutan, hemen gaflete düşen bir mahluk olduğu için, devamlı o büyük hakikatları hatırlatıyor, uyandırıyor, sevk ediyor. Bununla beraber görünüşte tekrardır. O tekrar gibi görünen hakikatların çok manaları var. Her makamda birer mana asıldır ve o makamda o mana hakim ve asıldır. Diğerleri onun zımnında, gölgesi altında, manasının arkasındadır.
Zübeyir Abinin bir vezicesi ile bitirelim. "Tuğla tuğla üzerine koymak, tekrar değil, tesistir."
Hem de ilim iki kısımdır:
Bir nevi ilim var ki, bir defa bilinse ve bir-iki defa düşünülse kâfi gelir.
Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir defa anladım, yeter diyemez.
İşte ulûm-u imaniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet itibariyle inşâallah o cümledendir.
BARLA LAHİKASI
Bayram Yüksel Abi Rahmetullahi Aleyh, hatıralarında diyor:
Üstadımız bazen diyordu: 'Bugün kaç sahife okudunuz?'
Biz de üç veya beş dediğimiz zaman,
'Ben iki yüz sahife okudum. Hem benim kalemim yok, çok ağır yazıyorum. Hem de sizin gibi gazete gibi okuyup geçmiyorum. Ben manasını da anlayarak okuyorum. Hem de bakın ne kadar tashih ettim' derdi. Risaleleri açarken sahifeleri hiç incitmeden, elini ağzı ile ıslatmadan çok itina ile açardı.
"Elhamdülillah ben bugün bu kadar okudum, çok istifade ettim. Bugün imanım çok inkişaf etti' derdi.
Hayretler içinde bize gösteriyordu. 'Fesübhanallah bu eseri hiç görmemiş gibi istifade ettim' derdi.
'Nasıl mübarek günlerde camilerde tecdid-i iman ederler; biz de Risale-i Nur'u okumakla tecdid-i iman ediyoruz" derdi.
'Kardaşlarım, bakın ben bu kadar yer okudum, hiç yanlış bulamadım. Risale-i Nur'un telifinde inayet-i İlâhiye ve hıfz-ı Rabbanî bize yardım ettiler. Bizim bu ne hünerimiz, ne de kabiliyetimiz. Bu tamamen Cenab-ı Hakkın ihsan ve kereminden, biz acizlere bir lütf-u ihsanıdır' derdi.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::
Blogcu ile yapıldı