22/11/2009 · Kategori: SUAL - CEVAP
Hizmet çok geniş bir daire. Çok şubeleri, mertebeleri var.
Yeni tanıyanlarımız için en büyük hizmet Nurları devamla ve ciddiyetle okuması. Ruh, kalb,akıl gibi manevi duygularımız günahlardan, vesvese ve şübhelerden yaralanmış, kirlenmiş, aç kalmış, hastalanmış. Okuduğumuz hakikatlar birer ilaç, birer merhem, birer gıda, birer sabun gibi, önce yaraları iyileştirecek, tedavi edecek, temizleyecek, doyuracak...
Bu hadiseler cereyan ederken 25. Sözde beyan edilen:
Safa-yı kalb,
tezkiye-i nefis,
terakki-yi ruh,
tekemmül-ü akıl ve
tasdik-i akıl mertebeleri
iç dünyamızda hakim oldukça önümüzde hizmetin hadsiz ufukları görünecek. Bu mertebeler bizim manevi istikametimizi tayin ediyor.
Bazen etrafımızda insanlar görüyoruz. Bir hidayet pırıltısı kalbinde çakmış, heyecanla herkesi hidayete çağırıyor, ölçü bilmeden, kendini yetiştirmeden, farzları aleminde oturtmadan, tebliğe başlıyor. Ya şevki sönüyor, ya muvaffak olamıyor. Bir bakıyorsunuz, eski halinden fena vaziyete düşmüş. Üzülüyoruz.
Risaleler bize diyor ki:
Nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez. Öyleyse nefsimden başlarım.
Ben herkesden daha ziyade muhtacım.
Okudukça önce safa-yı kalb, yani kalbimizde bir ferahlık bir huzur başlıyor ve hissediyoruz.
Devam ettikçe kısa bir zamanda tezkiye-i nefis, yani fenalıklardan, lüzumsuz şeylerden, günahlardan uzaklaşma, namaza,ibadete muhabbet etme.
Sonra ruhun terakkisi yani daha önce eş-iş-aş düşünürken daire genişleyip Alemlerin Rabbini, tüm nimetlerin Sahibini düşünme, kulluğunu anlama, bu hakikatlardan haberi olmayanların istifadesi için dua etmek, onlara kitap vermek veya çat-pat da olsa anlatmaya gayret etmek. Bunlar insanın aklını terakki ile tekemmül ettiriyor. Tekemmül, kemale erme, olgunlaşma manalarını taşıyor.
Demek bu üç mertebede terakkiden evvel aklımız ham, dar ve olmamış vaziyette. Meselelere dar bir ufuktan, bir vecih ve yönden bakarken.. artık geniş bir pencereden altı cihetten bakmaya başlıyor.
Beşinci mertebe ise Tasdik makamı. Yani dikkat edelim anlama makamı değil, Kabul etme. İtikad haline gelme. Bildiğini, anladığını kayıtsız, şartsız yapma. Şartlar ne olursa olsun, maniler ne kadar kuvvetli olursa olsun, o işi yapma. Yapamayınca şiddetli ızdırap.
Anlamak ile tasdik arasında çok fark var. Anladığımız, anlattığımız çok şey var ki, tasdik, itikad manasına gelmediğimiz için ya tatbik edemiyoruz, ya da yarım-yamalak yapıyoruz.
Hasıl-ı Kelam: Hizmet geniş bir daire... Okumak, dua etmek, maddi ve manevi hizmete sahiplenmek, derse gitmek, derse götürmek, kitap almak, kitap vermek, anlamak, anlatmak gibi çoook şubeler var. Bu site de bir hizmet zemini değil mi? Herkes karınca-kaderince elinden geleni yapmalı, yapılan hizmetleri duyunca sevinmeli ve dua etmeli.
Cenab-ı Allah cümlemizi bu hizmet-i İmaniye ve Kur'aniyede halisane, muhlisane daim ve muvaffak eylesin. Konuşmamızı-susmamızı, hayatımızı-ölümümüzü her halimizi hizmet eyle. Amin
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
22/11/2009 · Kategori: MUTALAALI DERSLER
Ehl-i hidayet; hak ve hakikatın tesiriyle, nefsin kör hissiyatına kapılmayarak; kalbin ve aklın dûr-endişane temayülâtına tâbi’ olmakla beraber, istikameti ve ihlası muhafaza edemediklerinden, o yüksek makamı muhafaza edemeyip ihtilafa düşüyorlar.
İhlas Risalesi, Ehl-i hidayeti ihtilafa yani ifrat ve tefrite düşüren sebeplerin bir kısmını bu bölümde şöyle tasnif etmiş:
1- Hak ve hakikatın tesiriyle…
Hangi cemaat ve hizmet grubu olursa olsun, hepsi dersini Kur’andan ve Sünnetten alıyor. Kendi hizmetinde ve cemaatindeki güzellikleri gördükçe, zaman içinde yalnız benim cemaatim veya yalnız benim hizmetim hakdır ve güzeldir, manası hakim oluyor. O zaman, diğer cemaat ve hizmet gruplarına karşı muhabbeti azalıyor. Hatta niye bizim cemaate dahil olmuyorlar. Böyle bir hakikattan mahrum kalıyorlar. Bu kadar büyük bir hakikatı nasıl göremiyorlar? diye kızmaya başlıyor. Giderek düşmanane bir tavra gidiyor. İçinden böyle duygular beslediği bir cemaatle, nasıl beraber olsun. Beraberliği “benim gibi olma” diye anlıyor çünki.
Halbuki, Esma-i İlahiye bile bir tane değilken, Hak cemaat nasıl bir tane olur? Esma-i İlahiyenin her birinin sonsuz tecelliyatı varken, nasıl tek tip insan, tek tip Müslüman olur. Mümkin değil. Bizim en büyük Rehberimiz olan Peygamber Efendimiz buyurmuş: “Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tabi olsanız kurtulursunuz.”
Sahabe içinde birbirinin aynı iki kişi gösterebilirmiyiz. İki tane Ebu Bekir, iki Ömer var mı?
Peygamberimiz tek tip insan yetiştirmeye çalışmadığı gibi, sahabede öyle olmayı hedef yapmamış. Çünki fıtrata münafi.
Rabbimiz ayette “Ancak müminler kardeştir.” Diyor. Yani kardeşliğin ölçüsü iman… En geniş daire iman dairesidir. Ayette “İnnemel müminine ihvetün” yerine “innemel müsalline ihvetün” yani “yalnız namaz kılanlar kardeştir.” dese daire daralıyor. Eğer “innemel müttakine ihvetün” yani “ancak takva sahipleri kardeştir.” denilse, daire iyice küçülecek. Halbuki Rabbimiz imanı esas alınca daire büyük olmuş.
İşte Müslüman ifrat ve tefritten kurtulmak için bilecek ki, İmanın 6 şartına inanan Mümindir. İslamın 5 şartını yapan veya kabul edip yapamayan ve kendini günahkar kabul edenler de Müslümandır. Madem Allah bizi kardeş yapmış. Bu şartları taşıyan hangi Cemaat veya hizmet grubunda olursa olsun benim kardeşimdir. Benim cemaat ve hizmetim en güzeli, en haklısıdır. Ama onlarda hakdır ve güzeldir, diye kabul edecek.
2- Nefsin kör hissiyatına kapılmayarak:
Nefis akıbeti, neticeleri görmediğinden kördür. Şeytan insandaki bu damarı çokça kullanır. Dağ gibi hasenatı, sinek kanadı kadar bir seyyiat ile kapatır. Bir kusur ile binler güzellikleri, binler hizmeti görmez. Yaşadığım bir hadise: Bir kardeş geldi. “Abi filanla-falan arasında küslük var. Birbiriyle konuşmuyorlar. Ne yaptıksa olmadı. Devreye girmen lazım.” dedi. Ben de muhabbetimiz fazla olanın yanına gittim. Biraz latifeleştikten sonra mevzuyu açtım. Bazı misaller verdim. Elime mektubatı aldım. Dedi: “Uhuvvet Risalesini mi okuyacaksın.” Dedim: “Evet” Dedi ki: “Sakın okuma, dinlemem.” Kardeş öyle,kardeş böyle yok. Kör hissiyat devreye girince binler parlak hakikatlar bile sönüyor, tesir etmiyor. Dini cemaatlerdeki bazı ferdlerde de, başka cemaat veya ferdlere karşı bazı hissiyatlar olmuş veya ehl-i dalalet propagandayla kandırmış. Binler hizmetleri görmüyor. Hayatının her lahzasını İslamiyete, imana hizmete verenlere bile düşmanane davranıyor.
Hutbe-i Şamiyede bir cümle var. Çok mühim:
“Su-i zan mümkün oldukça hüsn-ü zan etmez.” Asıl hüsn-ü zan, su-i zan mümkün olunca olur. Aramızın iyi olduğu kişilere zaten hüsn-ü zan ederiz.
İfrat ve tefritten kurtulmak için şu düsturu esas almalı:
Evet insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû’-i ahlâkı, sû’-i zan saikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden, takbih etmesin. Binaenaleyh eslaf-ı izamın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek, sû’-i zandır. Sû’-i zan ise, maddî ve manevî içtimaiyatı zedeler.
3-Kalbin ve aklın dûr-endişane temayülâtına tâbi’ olmakla beraber:
Nefis akibeti, neticeleri görmüyor, amma kalb ve akıl görüyor. Kalb ve aklın neticeleri, ileriyi görmeleri büyük bir nimetken, bazen insan kendine zararlı hale getiriyor. Bir hizmet yapıyor ve hemen bir netice görmeye çalışıyor. İstediği neticeleri hemen göremeyince, başka muvaffak olanları görünce, kıskanıyor. Biz neden bu kadar muvaffak olamadık? Onlar neden muvaffak oldular? Niye onlar daha kalabalık. Talebelerim, müridlerim niye onların yanına gidiyor. Eyvah etrafımda bu gidişle kimse kalmayacak.
Veya şimdiki küçük hataları, işleterek devam edecek gibi gösterip, kocaman hale getiriyor. Tahammülü kalmıyor. Küçük hataları büyüttüğü içinde, hüsn-ü zanna imkan kalmıyor. Şevki kırılıyor.Adavet ve düşmanlık ediyor.
İfrat ve tefritten kurtulmak için, vazifemizin hizmet olup, neticeye karışmamak olduğunu hatırlayıp, asıl muvaffakıyetin sayı çokluğu olmayıp, rıza-yı İlahi olduğunu, geleceğe değil, şimdiye bakmak lazım olduğunu, Dinin sahibinin Allah olduğunu, bizim ise bir kul ve hizmetkar olduğumuzu, ceza ve mükafatın Ondan beklenmesi gerektiğini, Dinin muvaffakiyeti için gurur, kibir ve enaniyetimizi bırakmak lüzumunu, Peygamberimizin ASM. kafir ve münafıkların hidayeti için dua ettiğini hatırlayıp, mümin kardeşimize veya cemaatlere muvaffakiyetleri için dua etmenin ehemmiyetini … ila ahir anlamak.
4-, istikameti ve ihlası muhafaza edemediklerinden:
istikametin çok izahı var. Şu an değişik bir izah geldi. Bilmiyorum uyar mı?
Hem medar-ı dikkat bir vakıa: Bir zaman bir hâkim, bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünki şeriat namına, kanun-u İlahî hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi. Ve kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için, adaletle iş görmemiştir.
İşte hizmet adamı, dava adamı, böyle olursa istikameti muhafaza edebilir. Yoksa din namına, İslamiyet hesabına zulmeder. Nefsi acıyacak, kalbi hiddet etmeyecek.. ne ince bir çizgi.
Cây-ı ibret bir hâdise: Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir, ona demiş ki: “Neden beni kesmedin?” Dedi: “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi. Onun için seni kesmedim.” O kâfir ona dedi: “Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir, o din haktır.” dedi.
İşte istikamet ve ihlas böyle muhafaza edilir. Edilmezse nasıl müminler bir araya gelecek. Cemaatler birbirini sevecek, birbirine dua edecek, birbirinin hizmetiyle memnun olacak.
İbadetin ruhu, ihlastır. İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.
İhlas Risalelerini ve Uhuvvet Risalesini, ruhumuza, kalbimize, aklımıza yerleştirmezsek ve yaşamak için, tatbik etmek için nefsimizi zorlamazsak, ya ifratçı, ya tefritçi oluruz. Orta yol olan Sırat-ı Müstakimi bulamayız. Kendimize, cemaatimize zarar verdiğimiz gibi, dinimize de zarar vermiş oluruz.
Cenab-ı Hakk şahsımıza ve tüm aza ve duygularımıza, cemaatimize ve tüm İslam Cemaatlerine istikamet ve ihlas-ı hakiki versin. Bizleri birbirimize kalben-ruhen sevdirsin. Birbirimizin hizmetlerini gördüğümüzde memnun olmayı, kusur ve hatalar gördüğümüzde de istiğfar edip, kardeşlerimiz için afv dilemeyi nasip eylesin.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
22/11/2009 · Kategori: GORUNTULU DERSLER
32. Sözün 3. Mevkıfı Mukaddemeden... Esma-i İlahiyenin Tecellilerini Tartmak,Tanımak ile İman Getirme. Her bir duygunun imandaki terakki ve miraçlarından bahseder.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
21/11/2009 · Kategori: GORUNTULU DERSLER
Peygamber ASM.ın duası, Salavatın Manası ve ehemmiyeti, Sünnet-i Seniyye ile alakalı bir ders. 24.Mektubun Zeyli
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
20/11/2009 · Kategori: GORUNTULU DERSLER
Namazın mahiyet, mana ve hakikatlarından bir nebze bahsedilmiştir. 9.Sözden bir parçacık
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::
Blogcu ile yapıldı