11/5/2009 · Kategori: ALLAH IMAN-MARIFET-MUHABBET

BİR NUR  TALEBESİYLE, ATEİST FELSEFE HOCASI

Bir talebe ODTÜ  felsefe bölümünde okurken bir dönem Bilim Felsefesi dersini almaya başlıyor. Dersin hocası da, konusunda Türkiye çapında  bir kişi. Ancak ateist biri. Ve daha ilk dersinde;

 “- Arkadaşlar” diyor, “Allah’ın varlığı bir varsayımdan ibarettir, aslında böyle bir şey yoktur, ama Müslümanlar, işlerine geldiği için  bir Allah’a inanmış, sonra da bütün düşüncelerini bu varsayım üzerine bina etmişler. Aslında bu, temelde sadece bir kabulden ibarettir.” diyor (Hâşâ).

Bunun üzerine talebe hemen itiraz ediyor ve

“- Sayın hocam..” diyor, “-Sizin dediğiniz gibi değil. Biz Müslümanlar akıl ve mantıkla iman ediyoruz. Ve Allah’ın varlığını, birliğini, aklen, mantıken de ispata hazırız.”

Dersin hocasi;

“- Hele bir ispat et bakalım, nasıl ispat edeceksin?” diyor.

Bunun üzerine talebe anlatmaya başlıyor:

-“Bir harf katipsiz olmaz, bir iğne ustasız olmaz, bir köy muhtarsız  olmaz,  değil mi efendim?”

“-Eveeet?”

“-Öyle ise, bir harf bile kâtipsiz olmuyor da, nasıl  şu muhteşem kâinat kitabının kâtibi, yazarı olmaz?  Bir iğne bile ustasız olmuyor da, nasıl şu mükemmel kâinat fabrikasının mükemmel bir ustası olmaz? Bir köy muhtarsız olmuyor da, nasıl olur şu koca kâinat şehrinin bir yüce idarecisi olmaz?

 

O yaratıcıyı tanımanın yolu da çok basit: Meselâ bir mektup, dikkatli bir okuyucu için, onu yazanı tarif eder. Mektubun yazarını görmesek de kişiliğini, isteklerini, ruh halini, ilgi alanlarını, mesleğini, mevkiini ve bunun gibi daha neleri mektubundan anlayabiliriz. Tabii okumayı biliyorsak, değil mi hocam? Aynen öyle de; bu kâinat, Allah’ın bize kendisini tanıttırmak için  yazdığı mektuplarla doludur. Herbir ağaç, bulut, çiçek, hayvan; yani gördüğümüz herşey bize yaratıcısını tarif ediyor. Okumasını bilirsek tabii. . .”

 

Dersin hocası, beklemediği bu izah karşısında şaşırıyor. Sonra da:

 “- Ama bu yaptığınız bilimsel bir izah değil,” diyor.

        Talebe ise,  karşı soru ile konuyu açmaya devam ediyor:

“- Hocam, siz atomun varlığına inanıyor musunuz?”

“- Evet.”

“- Peki deliliniz nedir? Atomu gördünüz mü veya gören var mı?”

“- Tabii ki atomu gören yok, zaten biz atomun varlığını direkt değil, endirekt yoldan biliyoruz. Meselâ Rutherford altın plakaya çarpıp geçen alfa taneciklerinin fotoğraf plağındaki izlerine bakarak atomun çekirdekli bir yapıda olduğunu anlamıştır. Yani bu örnekte olduğu gibi, atomu oluşturan parçacıkların tesirlerinden hareketle, atomun  varlığını ve yapısını anlıyoruz. Bu tarz ispata da, çıkarım (inference) yolu diyoruz.”

 

Bilim felsefesi dersi hocasının bu açıklaması üzerine  talebe gülerek: “- Bu açıklamalarınız için teşekkür ederim hocam. Demek ki az önce Allah’ın varlığını ispat için anlattığım delil de, atomu ispatı için kullanılan delil gibi, çıkarım yolu ile ispat oluyormuş  ve bilimsel bir ispatmış,” diyor.

Dersin hocası şaşırıyor;

“- Yani bunlar aynı şey mi?”

“- Tabii ki, aynı şey hocam. Neresi farklı ise, siz söyleyin.   Siz ‘Altın plakadan geçen alfa taneciklerinin fotoğraf plağındaki etki ve izlerinden atomun çekirdekli bir yapıda olduğu ispat  edilebilir.’ dediniz; ben de, kâinattaki varlıklardan, onlarda görülen özellik ve faaliyetlerden Allah’ı tanıyabilir ve ispat edebiliriz, dedim.“

“- Yani aynı şey mi bunlar?”  diye tekrar- tekrar soruyor dersin hocası, şaşkınlığından..

 

Bundan  sonraki derslerde de, bilim felsefesi hocası ile talebe arasında  dini konularda bazı tartışmalar olmaya devam ediyor. Felsefe hocası dini bir inancı tenkit edince, talebeden mantıklı cevaplar  alıp susmak mecburiyetinde  kalıyor. Evet susuyor.

 

Fakat, ikinci yarı yıl başladığında, herhalde bilim felsefesi hocası, o zamana kadar  iyice düşünüp taşınıp kafa yormuş ve bu işi kendince halledecek bir yol bulacağına inanmış olsa gerek ki, bir derste yine konuyu dine getirip kendinden emin bir şekilde talebeye diyor:

“- Bugün bu meseleyi bitireceğiz ve artık gündeme getirmeyeceğiz, anlaşıldı mı?”

“- Evet hocam, bitirelim.”

“- Yalnız bu meseleyi bilimsel olarak görüşebilmemiz için bazı kriterlere uymamız lazım.  Şöyle ki: Bilimsel bir teori, geçerli olduğu  sınırı, şartları, çerçeveyi çizmek zorundadır. Eğer bir  teori  için; ‘- Her  şart altında doğrudur, gelişmeler ne yönde olursa olsun, araştırmalar   nasıl çıkarsa çıksın, bu teori doğrudur.’ denilirse, o teori  bilimsel olmaz. Olsa, olsa inanç veya ideoloji düzeyinde kalır.

Yani bir teori ortaya atıldığında: “- Eğer şu olay şöyle gelişirse, şu incelemenin sonucu şöyle çıkarsa, şu şöyle ise bu teori doğrudur; aksi takdirde bu teori yanlıştır”,  denilebilmesi lazımdır,  o teoriye bilimsel diyebilmek için.

Oysa siz Müslümanlar Allahın varlığını ispatlarken bir  şart getirmiyor, alternatif bir kapı bırakmıyorsunuz. ‘- Her  halükarda, her durumda Allah vardır.’ diyorsunuz. Bu da bilimsel bir ispat olmuyor tabii.  Eğer Allah’ın varlığını gerçekten  bilimsel bir şekilde ispat etmek  istiyorsanız, diyebilmelisiniz ki; ‘- Şu, şu şartlarda Allah vardır; bu, bu şartlarda da yoktur.’ Eğer böyle şarta bağlı bir ispat getirebilirseniz, o zaman o şartları tartışırız ve yaptığınız ispat da bilimsel olabilir.” 

 

Bilim felsefesi hocası, talebeyi şimdi mağlup ettiği düşüncesiyle, sözünü bitirip muzaffer bir eda ile cevap bekliyor. Anlaşılıyor ki, bilim felsefesi üzerine bütün bilgilerini kafasından geçirip irdeleyip, uzun düşünceler sonrası,  böyle kritik bir soru hazırlamış. Evet kritik bir soru, zira hiçbir Müslüman’ın;  “- Şu, şu şartlarda Allah vardır; bu, bu şartlarda da Allah yoktur.”  diyemeyeceğini düşünüyor. Hakikaten de zor bir soru, ama çok yaman talebe kısa bir düşünme sonrası, Risâle-i Nûr’da  Sözler, Mektubat ve Lem’alar gibi eserlerde sıkça geçen bir ispat şeklini hatırlıyor ve cevap vermeye başlıyor:

“- Peki hocam, istediğiniz şartı yerine getireyim. Biz diyoruz ki; kâinatta atomlardan yıldızlara kadar uzanan, hükmeden mükemmel bir düzen ve mükemmel bir nizam var. Bu düzen ve nizamın gerçekleşmesi için:

 

1- Ya diyeceksiniz ki; herbir varlık atomlardan ta yıldızlara  kadar, mikro âlemden makro âleme kadar,  bu mükemmel düzeni ve nizamı  biliyorlar ve bilerek, görerek, şuurla ve meşveret edip birbirine danışarak hareket ediyorlar ki, ancak böyle bir durumda; ‘- Allah yoktur,’  diyebilirsiniz.

 

2- Ya da diyeceksiniz ki; bu atomlar, gezegenler, unsurlar  vs. hepsi akılsız,  şuursuzdur. Öyle ise tüm bu kâinatı, zerrelerden  yıldızlara kadar  idare eden bilim, hikmet ve kudret sahibi bir yaratıcı vardır.

 

Birinci şıkkı kabul  edeceğinizi hiç zannetmiyorum; Zira  taşa, toprağa, bitkiye, hayvana, atoma, yıldıza akıl, fikir, şuur vermenin “Animizm”diye adlandırıldığını, ve bunun ilk çağlarda ortaya atılmış  bâtıl bir inanış olduğunu siz söylemiştiniz. Demek ki, ikinci şıkkı kabul edeceksiniz. Buna mecbursunuz!”

 

Felsefe hocası, bu cevaba çok şaşırıyor. . .

“- Anlamadım? “

“- Bir örnekle açıklayayım, hocam. Meselâ: Güneşli bir  öğlen vakti   denizin  yüzünde, su birikintilerinde, aynalarda, camlarda, parlak şeylerde  oluşan  akisleri, pırıltıları, ışık yansımalarını:

1- Ya diyeceksiniz ki; bunların  hepsi kendisinden ışık saçıyor.

2- Ya da diyeceksiniz ki; bunların kendilerinde ışık yoktur, bu pırıltılar, yansımalar, gökteki güneşin ışığının akisleridir.

 

Aynen onun gibi, yeryüzünde, tüm kâinatta gördüğümüz ve ilim, hikmet, kudret, irade gibi sıfatları gerektiren eserler ve olaylar; ya bütün kâinatın herbir zerresinde  akıl, mantık,  güç, irade vs bulunması ile mümkün olabilir; ya da sonsuz ilim, hikmet, kudret, irade sahibi bir yaratıcının  faaliyetlerinin  yansımaları,   akisleri, neticeleridir. 

 

ODTÜ bilim felsefesi dersi hocası, talebenin bu sözleri üzerine evvela derin bir düşünceye dalıyor, sonra tek kelime dahi söyleyemeden ve bir cevap veremeden, sınıftan çıkıp gidiyor.

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

6/3/2009 · Kategori: ALLAH IMAN-MARIFET-MUHABBET

Sual: Allah korkusu ile ağlamanın fazileti nedir?

CEVAP
Günah işleyerek kalbi kararan, katılaşan kimseler, çok güldükleri
hâlde, ağlayamazlar. Şefkat ve merhamet ehli olanların kalbleri
rikkatlidir. Allahü teâlâyı çok sevenler, bu sevgiden mahrum kalma
korkusu ile gözyaşlarını tutamazlar. Dünya menfaati için değil de,
sırf Allah korkusu ile ağlamanın fazileti büyüktür. Hadis-i
şeriflerde buyuruldu ki:

(Allahı anarken, Allah korkusu ile gözünden yaş akana, kıyamette
azap olmaz.)

(Allah korkusu ile ağlayan göze, cehennem ateşinin dokunması
haramdır)

(Kıyamette herkes ağlayıp gözyaşı dökecektir. Ancak dünyada Allah
korkusu ile, bir damlacık gözyaşı dökenler ağlamayacaktır.)

(Allah korkusu ile, gözünden yaş akan mümini, Hak teâlâ ateşten
koruduğu gibi, ateşi de onun nurundan korur.)

(Allah için gözlerinden yaş akan müminin vücudunun, Cehennem
ateşinde yanması haramdır. Bir damla gözyaşı ile yanağı ıslanan
kimsenin yüzü, hiçbir zaman darlığa düşmez. Kıyamette her şey
ölçülür, tartılır. Bunlardan Allah korkusu ile akan gözyaşı, ateş
deryasını söndürecek güçtedir.)

(Vücudu Allah korkusu ile ürperen kimsenin günahları, ağaçtan
yaprakların dökülmesi gibi dökülür.)

(Allahü teâlâ, buyurdu ki: "Benden korkup ağlıyarak yapılan ibâdet,
diğer ibâdetlerden üstündür. Dünyada benden korkarak ağlayanı,
Cennette ebedi güldürürüm.")

(Allahü teâlânın, himayesinden başka himaye bulunmayan kıyamet
gününde, himayesine aldığı yedi kimseden biri de, yalnız iken Allahı
anıp gözünden yaş akan kimsedir.)

İbni Ömer hazretleri (Allah korkusu ile bir damla gözyaşı akıtmak,
binlerce altın sadaka vermekten daha kıymetlidir) buyurdu.

Yunus Emre de ağlamakla ilgili şöyle diyor:

Ağlamaktır benim işim,
Ağla gözüm şimden geri.
Irmak ola kanlı yaşın
Çağla gözüm şimden geri.
Hüda bize verdi sevda,
Sevmek oldu artık gıda,
Ele geçmez bu dünyada
Gülme gözüm şimden geri.
Düşün halin n’olduğunu,
Ömür gülü solduğunu,
Gece gündüz olduğunu
Bilme gözüm şimden geri.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

22/2/2009 · Kategori: ALLAH IMAN-MARIFET-MUHABBET

Hatırlayan, hatırlanır... Unutan, unutulur, umumi bir kaidedir.



Haşr Suresinde 19. Ayette Mütekellim-i Ezeli buyurmuş:

Allah'ı unutup da Allah'ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın onlar, yoldan çıkan kimselerdir.

Bakara Suresinde 152. Ayette Rabbimiz buyurmuş:

O halde beni zikredin, anın, ben de sizi zikredeyim, anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin.

Bu ayetin tefsirini Muhammed Hamdi Yazır şöyle yapmış:

Size şimdi iki vazife vardır:

Birincisi: Beni zikrediniz, layıkıyle anınız ki, ben de sizi bana layık bir anışla anayım, imdad ve yardımımı devam ettireyim.

İkincisi: Bana şükrediniz, nimetlerime karşı kalble veya dille, yahut bedenle, ya da hepsiyle birden bana saygı gösterin, benim emirlerime itaat edip, nimetlerimi yerine harcamak sûretiyle onlardan yararlanın. İnkar ve isyanla bana küfür ve nimetlerime karşı nankörlük etmeyiniz, hasılı unutkan ve nankör olmayınız.

Zikir de şükür gibi ya dille, ya kalble veya bedenle olur.

Dil ile zikir, Allah Teâlâ'yı en güzel isimleriyle anmak, hamd etmek, tesbih ve tenzih etmek, Kitab'ını okumak ve dua etmektir.

Kalb ile zikir, gönülden anmaktır ki, başlıca üç çeşittir:

1- Allah'ın varlığını gösteren delilleri düşünmek, şüpheleri atarak Allah'ın isim ve sıfatlarını tefekkür etmek (düşünmek)tir.

2- Allah'ın koyduğu hükümleri, kulluk vazifelerimizi, yani Allah'ın bildirdiği sorumlulukları, onlarla ilgili hükümleri, emir ve yasakları, Allah'ın vaadini, tehdidini ve bunların delillerini düşünmektir.

3- Maddi ve manevi varlıkları, bunlardaki yaratılış sırlarını seyredip düşünmekle zerrenin kutsal âleme bir ayna olduğunu görmektir. Bu aynaya, gereği gibi bakanların gözüne, o güzellik ve büyüklük âleminin nurları yansır. Bir anlık hisle bundan alınacak olan müşahede zevkinin bir göz kırpacak kadar süren parıltısı bile dünyalara değer. Bu zikir makamının hiç sonu yoktur. Bu noktada insan kendinden ve dünyadan geçer, bütün hisleri hakka bağlanır. Hatta zikirden ve zikr edenden bir isim ve eser kalmaz da, hissedilen yalnız zikredilenden ibaret olur. Gerçi bu makamın sözünü edenler çoktur, fakat buna erenlerin sözle alakası yoktur.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Benim Allah ile bir vakt im vardır ki o vakitte bana ne mukarreb bir melek ne de gönderilmiş bir peygamber hiçbiri yanaşamaz." buyurmuştur.

Bedenle zikir: Bedenin organlarından her birinin görevli bulundukları vazife
ile meşgul ve dopdolu olması, kendilerine yasaklanan şeylerden boş ve uzak bulunmasıdır.

Şükür de bu mertebelerden her biriyle yerine getirilir. Ancak bunların şükür olması için, şükreden kimsenin, kendisine ulaşmış olan nimeti hissetmesi ve bunları o nimete karşılık bir saygı vazifesi olarak yapması şarttır. Zikir ise, nimetin ulaşmasına bağlı olmaksızın genel olarak bir muhabbetin, bir olgun aşkın eseridir.

Şu halde şükrün, zikre atıf yoluyla bağlanması, esasen "atfü'l-hâs ale'l-âm" özel bir şeyi daha genel olana atfedip bağlama demektir. Fakat her ikisi de nimet kaydından sonra söylenmiş bulunduğundan burada tefsire ait bir atıf cinsinden olur. Böyle olmaması için şükrün, örfî şükür mânâsına yorumlanması daha uygundur ki, o da ulaşan nimetlerin hepsini, yaratılış gayesine uygun olarak harcamaktır.

Buna göre her ilerleme adımında zikir başlangıç, şükür bir sonuçtur. Sonsuz yolculukta bunlar peşi peşine birbirlerine girift olarak giderler.

Allah Teâlâ, bu zikir çeşitlerinden hangisiyle zikredilirse, o da ona layık bir şekilde kendisini zikreden kimseyi, zikredip anacaktır. Bu noktayı anlatmak için, bu âyet çeşitli tabirlerle açıklanmıştır. Bu cümleden olarak:

1- Beni, bana itaatla zikrediniz, ben de sizi rahmetimle zikredeyim.

2- Beni dua ile zikrediniz, ben de sizi duanızı kabul ve ihsanla zikredeyim. Yani "Bana dua ediniz ki, duanızı kabul edeyim." (Ğâfir, 40/60).

3- Beni övgü ve itaatla zikrediniz, ben de sizi övgü ve nimetle zikredeyim.

4- Beni dünyada zikrediniz, ben de sizi ahirette zikredeyim.

5- Beni gizli yerlerde zikrediniz, ben de sizi sahralarda zikredeyim.

6- Beni refahınız, rahatınız zamanında zikrediniz, ben de sizi bela ve musibete uğradığınız zaman zikredeyim.

7- Beni ibadetle zikrediniz, ben de sizi yardımla zikredeyim.

8- Beni, benim yolumda cihadla zikrediniz, ben de sizi hidayetimle zikredeyim.

9- Beni doğruluk ve samimiyetle zikrediniz, ben de sizi kurtuluş ve size tahsis ettiğim şeyleri artırmakla zikredeyim.

10- Beni önceden ilâhlığımı kabul ile zikrediniz, ben de sizi sonunda rahmet ve kulluğa kabul ile zikredeyim.

Kısaca kulluğun başı zikir, sonu ise şükürdür. "Onların dualarının sonu âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun." (Yunus, 10/10) demektir.

İşte Cenab-ı Hak bütün kullarını özet olarak başlangıcı ve sonucu içine alan bu iki vazife ile görevlendirmiştir. Bu görevler, güzel bir şekilde yerine getirildikçe o nimet de uluşacağı yere ulaşarak tamamlanacaktır. Fakat zikir, marifet ve bilgi ile; şükür de nimet ile uyum içinde olacaktır. Halbuki Allah'ın mahi y etini hakkiyle bilmek, O'nu kendisi gibi bilmek demek olacağından bu, fani âlemde kullar için mümkün değildir. "Seni gerçek mahiyetinle bilip tanıyamadık."

Bunun gibi Allah'ın nimetleri sonsuzdur. Mesela bir nefeste içli dışlı iki nimet vardır. Demek ki, sadece her nefeste iki şükür vaciptir. Bu durumda şükrü hakkıyle eda etmek de mümkün değildir. "Sana layık olduğun şekilde kulluk yapamadık."

Demek ki bu ilâhî hitap karşısında ilk duyulan şey acizlik ve yaratıcının kudretine teslim olma arzusudur. Gerçekten iman ve İslâm'ın başı bu anlayıştır. En güzel zikir de "Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur." kelime-i tevhididir.


Bu tevhidin ve teslimiyetin gereği de, bu acizlik içinde kendini, Allah'ın emirlerinin tek yürütme vasıtası bilerek, yöneltilen vazifeyi en güzel bir şekilde ve azami derecede yerine getirmek için yalnız Allah'tan yardım dileyip en iyi şekilde gayret sarf etmektir. İşte bu, şükrün kendisidir. Yani yüklenen sorumluluk imkan ve kabiliyet şartına bağlanmıştır. Fakat o kabil i yet, Allah'ın bir yardımı olduğu için onun da işin aslında bir sınırı ve sonu yoktur.

Bundan dolayı kul, Allah'ını zikirle O'ndan yardım diler ve kendine verilen kabiliyeti sarf eder. O kabiliyet, ona yapacağı işle beraber Allah'ın dilediği kadar gelir. İşte İslâm, o acizlikten, bu sonsuz kudret ve kabiliyete intikaldir.

Şu halde her mümin: "Beni zikrediniz!" emri karşısında acizliğini hissederek önce "Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz." (Fâtiha, 1/4) şeklindeki kesin sözünü hatırlayacak ve buna şükretmek için Allah'tan yardım dileyecektir. Bunun için bütün iman ehline hitaben buyuruluyor ki:


Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

22/2/2009 · Kategori: ALLAH IMAN-MARIFET-MUHABBET

Zikir ve duadan maksat sevaptır ve merhamet-i ilahiyeyi celb etmektir.

Mesnevi-i nuriye

Ben bu cümlenin açılımını istiyorum mümkünse....


Nasıl ki taklitçi kuşlar var.Papağan veya muhabbet kuşu gibi. Bunlar hayvan olduğu halde, ne dediğini bilmediği halde, takliden söylediği halde, devamlı bizim ismimizi tekrarlasa:”Mehmet Abi, Mehmet Abi” dese.. Nasıl memnun oluruz, ne kadar hoşumuza gider, ne ihtiyacı varsa karşılar, “cik” dese “ne istiyorsun” diye yerimizden fırlarız.

Peki ya insan… Kainatın en kıymetli varlığı, Allahın muhatabı, Bütün kainatın hülasası olan insan “ALLAH! ALLAH!” dese.. Rabbi ZülCelal ne kadar memnun olur, mesrur olur, mukaddes memnuniyeti merhamet-i İlahiyeyi celb ve cezp eder.

Ahirzamanda günahsız çok azdır. Günahlarımız çok, ama Rabbimizin rahmet okyanusları ise sonsuz.Hem rahmeti gazabını geçmiş. Biz günahlarımıza pişmanlık gösterince, yaptıklarımıza üzülünce, bir daha yapmamak için gayret gösterdikçe… hele hele bir de zikir etsek, yani Kur’an okusak, Kuranın manevi tefsirlerini okusak,okutsak, Marifetullah,Muhabbetullah, tefekkür caddelerinde yürüsek, bu hakikatları başkalarına tanıttırsak, imanların kurtulmasına, kuvvetlenmesine çalışsak,namaz kılsak, kılınmasına vesile olsak…vs. İşte bunlar hep Merhamet-i İlahiyeyi celb ettiği gibi, günahlarımıza kefaret, verilen nimetlere şükür, sevabların artmasına vesile oluyor.

Hem zikrin tekrarı kul ile Rabbi arasındaki manevi kabloların kalınlığını ve kapasitesini arttırıyor. Kablo ne kadar kalınlaşsa o nisbette fazla güç ve elektrik taşıyacak.


Kur’an bir zikir kitabı, bir dua kitabı, bir davet kitabı olduğuna nazaran, surelerinde vukua gelen tekrar, belâgatça ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir. Çünki zikir ve duadan maksad sevabdır ve merhamet-i İlahiyeyi celbetmektir. Malûmdur ki, bu gibi hususlarda fazlasıyla tekrar lâzımdır ki, o nisbette sevab kazanılsın ve merhamet celbedilsin. Hem de zikrin tekrarı kalbi tenvir eder. Duanın tekrarı bir takrirdir. Davet dahi, tekrarı nisbetinde tesiri, te’kidi vardır.

Ebu Hureyre’den mervidir ki: Allah-u Teala Hazretleri için mahsus bir takım melaike-i kiram vardır ki vaziffeleri ihl-i zikri aramak için sokaklarda dolaşmaktır. Zikir yapan cemaati bulduklarında yekdiğerine nida ederek “Geliniz, aradığınız buradadır.” Diye toplanırlar. Ta semaya kadar o mevkiyi kanatlarıyla çevirirler.

Allah celle celaluhu o sohbet meclisinin ibadetlerini melâikeden ziyade bildiği halde melâikeye hitaben:
Ey Melaike Benim kullarım ne diyorlar? diye sual buyurur.
Melaike de: Ya Rabbena o kulların seni tesbih, tekbir, tahmid ve temcid ediyorlar. derler.
Allah-u Teala melaikeye : O kullarım acaba beni gördüler mi? buyurur.
Hayır Ya Rabbi vallahi onlar seni görmediler. derler.
Allah-u Teala Ya beni görmüş olsalardı.
Melaike : Ya Rabb eğer görmüş olsalardı daha ziyade ibadet ederlerdi.
Allah celle celaluhu Benden ne istiyorlar?
Cennet istiyorlar Ya Rab.
Peki onlar benim cennetimi görmüşler mi?.
Hayır görmediler ya Rab.
Ya görmüş olsalar ne yaparlar.
Cennetin talebinde ve ibadetle daha iştiyaklı davranırlardı.

Benim kullarım neden istiaze ediyorlar?
Cehennemden Ya Rabbi.
Görmüşler mi?
Hayır ya Rab asla görmediler.
Ya görmüş olsalardı nasıl olurdu?
Daha şiddetli korkarlar, titrerlerdi.
Allah azze ve celle buyururlar ki;


“Siz şahit olunuz ki ey meleklerim. Ben o mecliste bulunanların hepsinin günahlarını afv-u mağfiret ettim”

Melaikeden birisi; Ya Rabbi o mecliste filanca bir kimse vardı ki niyeti başka idi, dünyevi bir ihtiyaç vs. için gelmişti. Onu da mı? der.
Rab'bı Rahim olan Zat-ı Zülcelal;


"(Hüm kavmun la yeşka celisuhum)O meclisle hem-meclis olan şaki olmaz." buyurur.


İnsanın yaratılış hikmet ve gayesi ana hatlarıyla dua ve zikirdir. Aslında dua zikri de içine aldığı için, İnsanın gaye-i fıtratı ve netice-i hilkati duadır.Yani, Yaratılışından gaye ve netice duadır. Onun içindir ki Furkan Suresinde geçen ayeti defalarca nazara verir ve der:

Duanız olmazsa, ne ehemmiyetiniz var.

Demek, insanın hakiki kıymeti ve derecesi duaya bağlı...

Duanın en güzel izah edildiği yerlerden biri olan 24. Mektubun 1. Zeylinden iktibas yapalım
.

Dua bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir. Belki ubudiyetin ruhu hükmündedir.


Duanın tesiri azîmdir. Hususan dua külliyet kesbederek devam etse; netice vermesi galibdir, belki daimîdir.



Dua bir ibadettir. Abd, kendi aczini ve fakrını dua ile ilân eder. Zahirî maksadlar ise; o duanın ve o ibadet-i duaiyenin vakitleridir, hakikî faideleri değil. İbadetin faidesi, âhirete bakar. Dünyevî maksadlar hasıl olmazsa, “O dua kabul olmadı” denilmez. Belki “Daha duanın vakti bitmedi” denilir.



Madem Cenab-ı Hak Hakîm’dir; biz ondan isteriz, o da bize cevab verir. Fakat hikmetine göre bizimle muamele eder. Hasta, tabibin hikmetini ittiham etmemeli. Hasta bal ister; tabib-i hâzık, sıtması için sulfato verir. “Tabib beni dinlemedi” denilmez. Belki âh ü fîzârını dinledi, işitti, cevab da verdi; maksudun iyisini yerine getirdi.



Duanın en güzel, en latif, en leziz, en hazır meyvesi, neticesi şudur ki: Dua eden adam bilir ki, birisi var ki; onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli herşey’e yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil; bir Kerim zât var, ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyacatını yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını def’edebilir bir zâtın huzurunda kendini tasavvur ederek, bir ferah, bir inşirah duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp َالْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ der.



Dua, ubudiyetin ruhudur ve hâlis bir imanın neticesidir. Çünki dua eden adam, duası ile gösteriyor ki: Bütün kâinata hükmeden birisi var ki; en küçük işlerime ıttıla’ı var ve bilir, en uzak maksadlarımı yapabilir, benim her halimi görür, sesimi işitir. Öyle ise; bütün mevcudatın bütün seslerini işitiyor ki, benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri o yapıyor ki, en küçük işlerimi de ondan bekliyorum, ondan istiyorum. İşte duanın verdiği hâlis tevhidin genişliğine ve gösterdiği nur-u imanın halâvet ve safîliğine bak, قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِّى لَوْلاَ دُعَاؤُكُمْ sırrını anla ve وَ قَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ fermanını dinle. اگر نه خواهى داد ، نه دادى خواه denildiği gibi: Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.



سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
اَللّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ اْلاَزَلِ اِلَى اْلاَبَدِ عَدَدَ مَا فِى عِلْمِ اللّهِ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ سَلِّمْ سَلِّمْنَا وَ سَلِّمْ دِينَنَا آمِينَ. وَ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

22/2/2009 · Kategori: ALLAH IMAN-MARIFET-MUHABBET

Risalelerde Üstadımız varlığın, vücudun hayr-ı mahz olduğunu ifade ediyor. Yani varlık, öyle bir nimettir ki, herşeyiyle hayırdır, güzeldir, iyidir, hoştur. Onun için, "en büyük nimet nedir?" dendiğinde, ilk en büyük nimet vücud, yani varolmak nimetidir. Diğer nimetler hep varlığın üzerine bina edilmiş. Ademden, yoklukdan varlığa, vücud alemine çıkmak öyle bir nimet ki, tarifi mümkün değil.İnsanların arasında da en mühim meselelerden biri unutulmak değil midir? Hatırlandığında insan ne kadar seviniyor, memnun oluyor. Unutulduğunda ise ne kadar ızdırap çekiyor, kızıyor. Unutulmak ademin en hafifi iken, böyle ise... ademin yokluğun ızdırabı nasıldır?

Bizler doğduğumuzdan beri anne-baba, çevre, okul, cami gibi yerlerden Allahın varlığı, ahiret, öldükten sonra Cennet,Cehennem gibi manaları, hakikatları taklidi bile olsa duyduk. Bizim alemimizde hakiki bir yokluk manası yok ve tam anlamıyoruz. Ama Rusyadan, Azerbeycandan, Türki devletlerden Nurları tanıyanlar geliyorlar. Hepsi aynı şeyi söylüyorlar. Bizler Rus Üniversitelerinde okuduk. Dinsizliği ders olarak okuduk. Ölümü yokluk, toprak olma, bir daha sevdiklerimize kavuşamıyacağız, sonsuz ayrılık olarak anlatıp, beynimize kazıdılar. Çok arkadaşlar madem yok olacağız öyleyse insanlarla beraber olarak veya onları severek sonra ayrılıp,daha çok ızdırap çekmekdense intihar ederim diyerek, kendilerini öldürdüler. Bir kısmı kendini içkiye, esrara vurdu ki, yokluğu unutsun. Bazısı da kendini matematiğe vermiş ki problem düşünmekten ölüm hatırına gelmesin. Hatta uyumayı bile masanın üzerinde yapıyorlarmış. Ne zaman ki Nurları tanımışlar, Allahın varlığının isbatından sonra acaba Cennet, Cehennem varmı? diyerek ahirete imanı öğrenmek istemişler.
Hatta Azeri Esed Doktor isminde bir Nur Talebesi, ateist doktor arkadaşını dersaneye getirir. Adamın ilk sorusu: Cehennem var mı? olmuş. 1.Mektubun 3.Suali okunuyor. Arkasından fazla korkmasın diye 28.Söz Cennet Bahsi okunmuş. Hoşuna gitmiş, kalkmışlar. Sabahleyin O ateist doktor, Esed Doktora telefon eder ve der ki Hayatım da ilk defa ölümsüz, kabussuz, ızdırapsız bir uyku uyudum. Esed doktor, bırak Cenneti, Cehennem olsun da,yeter ki bu hayatın devamı olsun.demiş.

Yokluk böyle bir ızdırap.. İşte Rabbimiz bizi böyle bir yokluktan, varlığa kavuşturmuş. Emir ve yasaklarına baksak, bunların her birisi, yine bizim dünya ve ahiret saadetimiz için istenmiş. Hangisinde Allahın menfaati var. Herşeyi herşeyiyle Yaratan Allah neye muhtaç olur.Verilen nimetlere teşekkür etmek AKLEN dahi VACİPTİR.

Bir zaman birisi bana dedi: Allah yaratırken bana mı sordu. Ben kendimi tutamadım. Bir güldüm, bu kardeş şaşırdı. Dedim: Kardeşim sen yoktun. Yoka ne sorulabilir. Soru sorulmak için bile, önce var olman lazım. Yani Allah seni yaratacak, sonra soracak kulum yaratılmak istermisin.Ne kadar mantıksız, muhal bir şey..deyince sustu. Dedim velev Allah sana sorsaydı.Yeminle söylerim ki herkes varlığı tercih ederdi. Şu an nefis bize galip gelmiş, vazifelerimizi yapmamışız, günahlar çok, alışkanlıklarımızı terk etmek zor geliyor. Onun için kurtuluş çaresi ararken, şeytan böyle fikirleri önümüze atıyor. Biz de teselli bulmak için bunları kullanıyoruz. Okulda sevmediğimiz dersler başarılı olamadığımız derslerdir. İyi not aldığımız dersler en sevdiğimiz derslerdir. Kötü not aldığımız dersde birilerinden yardım alsak, o dersi iyi öğrensek, imtihanda da iyi not alsak, o ders sevdiğimiz derslere dahil olur. Sevmeyişimiz, nefsimizin kandırması, tenbelliğimizin neticesi imiş. deyince kabul etti.

Arıya bal yapmak ağır gelir mi? Otlamakdan şikayetci olan inek var mı? Daracık yerden kocaman yumurta çıkarıyorum, bıktım artık diyen tavuk var mı? Nasıl bunlar o hayvanların fıtri ibadetidir. Namaz da bizim fıtri ibadetimizdir. Kalbimizin gıdası, Ruhumuzun ab-ı hayatı, Latifelerimizin de hava-yı nesimi, oksijeni olan namaz ağır, sıkıcı, usandırıcı olabilir mi?


“İbadet, yaradılışın ücreti ve neticesidir.” Hakikatının izahını Üstadımız 24. Sözün 5. Dalın 2. Meyvesinde şöyle izah etmiş.


Ey nefis! Ubudiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır. Evet biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubudiyetle muvazzafız.

Ubudiyet, umumi manada ibadet gelecekte verilecek mükafatların başlangıcı değildir. Yani, ibadeti yapmaktan maksadımız, dünyada rahatlık, saadet veya işlerimizin rast gitmesi, zengin olmak veya ahirette Cennet kazanmak değildir ve olamaz. Yani ibadet mukaddeme, mükafatlar netice değildir. Bilakis ibadet, bize geçmişde verilen nimetlerin neticesidir. Yani, ibadet yaradılışın ücreti ve neticesidir. Evet biz ücretimizi peşinen ve baştan almışız. Öyleyse, ibadetle ve hizmetle vazifeliyiz.



Çünki ey nefis! Hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlık-ı Zülcelal, sana iştihalı bir mide verdiğinden Rezzak ismiyle bütün mat’umatı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur.


Rabbimiz, ilk olarak, en büyük nimetlerin birincisi olan, Varlık nimetini ihsan etmiş. O Varlık nimetine de bir cesedi giydirmiş ve o cesedin içine öyle bir mide koymuş ve o midenin önüne hadsiz yiyecekler, rızıklar sofrası sermiş ki, bizi sonsuz nimetlere mahzar etmiş. Bu sonsuz nimetlere, nasıl bir ibadet ve şükürle mukabele edebiliriz?



Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki; rûy-i zemin kadar geniş bir sofra-i nimeti, o ellerin önüne koymuştur.


İkinci olarak külli nimetlerden Hayatı vermiş. O Hayata da göz, kulak gibi yüzlerce aza ve duyguları takmış.Herbir aza ve duygunun önüne de hadsiz sofralar ve nimetler sermiş. Nimetlerini ne kadar büyütmüş, sayılamayacak hale getirmiş.Adeta yeryüzünün tamamı bize nimet olmuş. Böyle külli nimetlere nasıl teşekkür ederiz?




Sonra manevî çok rızık ve nimetler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra-i nimet, o mide-i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır.


Üçüncü olarak, görünen ve görünmeyen alemleri içine alan İnsaniyet Makamını ihsan etmiş. Her varlık yalnız kendi lezzetinden istifade ederken, İnsaniyet bizi bütün kainatın lezzetiyle zevklendiriyor. Onların lezzetleri bizim oluyor. Hele İnsaniyete takılan aklın önüne öyle bir ilim sofrası açmış ki, bir alem içinde binler alemin lezzet ve saadetleri önüne konmuş.



Sonra nihayetsiz nimetleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tegaddi eden ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyeti ve imanı sana verdiğinden, daire-i mümkinat ile beraber esma-i hüsna ve sıfât-ı mukaddesenin dairesine şamil bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir.


Dördüncü külli nimet olarak İslamiyet ve imanı vermekle, ezelden ebede kadar bütün zaman ve mekanları ihata eden Esma ve Sıfat-i İlahi dairesi açılmakla, esma ve sıfatın tecellilerinin her birisi sonsuz bir sofra ve lezzet olarak karşımıza çıkıyor. Böyle bir nimetin karşılığı olabilir mi?




Sonra imanın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr-ı mütenahî bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir.



Beşinci ve en külli, en saadetli nimet olan Allaha muhabbeti ve Allahın muhabbetine mazhariyeti, bütün sayılan nimet mertebelerinin toplamından daha üstün gösteriyor. Bu sırrı anlayan Allah aşıkları demişler ki: “Cennet’i istemiyoruz. Bir lem’a-i muhabbet-i İlahiye, ebeden bize kâfidir.”



İşte ey nefis! Sen bu ücreti almışsın. Ubudiyet gibi lezzetli, nimetli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin. Halbuki, buna da tenbellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güya eski ücretleri kâfi gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimane istiyorsun. Ve hem “Niçin duam kabul olmadı” diye nazlanıyorsun. Evet, senin hakkın naz değil, niyazdır. Cenab-ı Hak Cennet’i ve saadet-i ebediyeyi, mahz-ı fazl ve keremiyle ihsan eder. Sen, daima rahmet ve keremine iltica et. Ona güven.



Eğer desen: “Şu küllî hadsiz nimetlere karşı nasıl şu mahdud ve cüz’î şükrümle mukabele edebilirim?”
Elcevab:


Eğer desen: “Şu küllî hadsiz nimetlere karşı nasıl şu mahdud ve cüz’î şükrümle mukabele edebilirim?”

Elcevab: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikad ile


Yukarıda verilen külli ve hadsiz nimetlerin menbaı olarak Vücud, Hayat, İnsaniyet, İman ve İslamiyet, Marifetullah ve Muhabbetullahı saymış ve herbirisinde ayrıca külli ve hadsiz nimetler olduğu anlatılmıştı. Sualde ise bu külli ve hadsiz nimetlere karşılık, bizim yapabileceğimizin sınırlı, mahdut ve cüz'i, azıcık olduğu nazara veriliyor. Böyle dehşetli bir suale iki cümle ile cevap veriliyor.Külli bir niyet... Hadsiz bir itikad. Zannederim ki, altta Üstadımız Mesela deyip, izah etmeseydi. Nasıl çıkardık bu işin içinden bilemiyorum. Allah Üstadımızdan ebeden razı olsun ki, öyle bir izah yapmış ki, bizi Velayet ve Risalet yollarının zirvesi olan Mi'rac sırrına (kabiliyetimiz nisbetinde) muhatab etmiş. Evet külli bir niyet ve hadsiz bir itikad ne imiş, bakalım.

Meselâ: Nasılki bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile, bir padişahın huzuruna girer ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymetdar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünki sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.”


İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o bîçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatını, en büyük bir hediye gibi kabul eder.



Rabbimizin bizim ibadetimize hiç ihtiyacı yok. İbadetin maksadı, derece-i sadakat ve hürmete alâmet olmak. Sadakat ve hürmet, iman ve ihlasın inkişafındandır. İman ve İhlas inkişaf edince, görecek ki, kendisi Kainatın meyvesi ve çekirdeğidir. İçinde Kainat var ve o Kainatın temsilcisidir. Kainat kadar bir ibadeti takdim ile vazifelidir. Sadakat ve hürmet huzura çıkmayı, kendi azıcık hediyesinden utanmayı, ama vazifesinin neticesi olan külli niyet ve hadsiz itikad ile Kainat ve içindekilerin ibadetini kendi namına takdimi iktiza ettiğini anlamaktır.


Aynen öyle de: Âciz bir abd, namazında “Ettahiyyatü lillah” der. Yani: Bütün mahlukatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri hediye-i ubudiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler sana takdim edecektim. Hem sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.

İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir. Nebatatın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir.


Hem meselâ: Kavun, kalbinde nüveler suretinde bin niyet eder ki, “Ya Hâlıkım! Senin esma-i hüsnanın nakışlarını yerin birçok yerlerinde ilân etmek isterim.”

Cenab-ı Hak gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibadet gibi kabul eder. “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.”Şu sırra işaret eder.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::