8/10/2009 · Kategori: DUNYADAN IMAN HIZMETLERI

http://www.nurpenceresi.com/index.php?oku=1371

Rusyadaki hizmetlerden bahseden bir video. Rusya'da hizmet eden Resul isimli ağabeyimiz ve misafir olarak yanında getirdiği Rus Yojikov Rusyadaki hizmetlerden bahsediyor. Yojikov eski bir Rus milletvekili ve milli eğitim bakan yardımcılığı yapmış ve şimdide bir kolej öğretmeni. Gayreti ve mücadelesi gerçekten takdire şayan olan Yojikov, başından geçen ibretli ve şevke medar gelişmeleri anlatıyor. Ayrıca videoda rusyadan gelen rus nur talebeleri de var.

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

23/8/2009 · Kategori: DUNYADAN IMAN HIZMETLERI

Bir kardeşimiz, kendisine gelen bir mesajı okuyup, hayretini ifade ile gafletin insanı ne büyük manalardan mahrum ettiğini anlattı. Mesaj şu idi:

 

Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelî’nin ziyafetine davet edilmiş bir surette akşama yakın “Buyurunuz” emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârane göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli rahmaniyete karşı, vüs’atli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar.

 

Sultan-ı Ezelinin ziyafetine davet edilmek ve “Buyurunuz” emriyle yiyebilmek. O kardeşimizin çok hayretine gitmiş. Aşk ve şevkle anlatınca, ben de kendisine şu hatırayı anlattım:

 

Necib Mahfuz El-Karşi isminde, 33 yaşında, gayret ve hamiyet timsali, aşk ve şevk menbaı, Ehl-i Beyt'e mensub Yemenli bir zat var. Gençlik yıllarından bu güne kadar uzun seneler muhtelif hizmet ehli insanlarla, İslamiyet'e hizmet namına Yemen'in dört-bir tarafına koşturmuş kahraman ruhlu faal bir zat.. Ancak, kalbinin aradığı, ruhunun gözlediği o kemal noktasını ve hizmetteki lezzetin şahikasını bir türlü bulamamış. Bulamadığı için de, daima içten içe bir ızdırab ve bir manevi sıkıntı hali yaşıyormuş. Evvelde bu halini, nefsinin kesafetine vermesine rağmen, zaman içerisinde bu hal, omuzunda dağlar yükünde ağırlıklar yapan bir sıkıntıya kalbolmuş. En son, geçtiğimiz senelerde Umreye geliyor. Medine-i Münevvere'de bu sıkıntılarından kurtulmak emeliyle, kerratla Peygamber-i Zişan'a (A.S.M) salavat getiriyor. Adedini şu an hatırlayamadığı kadar getirdiği bu salavatlar neticesinde, o gece rüyada haşmetli bir şekilde Peygamber Efendimiz'i (A.S.M) görüyor. Sadece sarih bir surette görüyor. Aralarında bir konuşma cereyan etmiyor. Uyanıyor ve doğruca Ravza-i Mutahhara'ya koşuyor. Peygamber Efendimiz'in penceresinin önünde dua ediyor ve diyor ki:

"Ya Rabbi! Senin Resulünü müşahede etmek sadık bir rüya olduğu gibi, hakikatı bulmaya da bir delalettir. Ya Rabbi! Sen bana İslamiyet'e hakkıyla ve lezzetle hizmet edebileceğim bir zümre göster. Beni, yerküresinde istikametle hizmet eden kullarınla tanıştır!" diye dua ediyor. Ardından Mekke-i Mükerreme'ye geliyor. Ve Harem-i Şerif'te bir vesile ile Nur Talebeleri ile tanışıyor. Selim Hanefi ve Nizameddin Hoca ile Kabe önünde el kaldırarak Risale-i Nur hizmetinin mebdeinin manevi temeli atılıyor. O gün bu gün, "Artık uyuma zamanı değil!" diyerek Cenab-ı Hakk'ın ona ihsan ettiği gayret kuvvetinin tamamını Nur hizmetlerine sarf ediyor. Bir yandan "Yemen'in anahtarı Mekke'den geldi. Yemen de, Afrika'nın kapısı olacak" derken, bir yandan da, şevkinin zirve noktalarında iken, "Yemen ve Türkiye hizmetleri, şimdilik omuz omuza gidiyor. Çok yakında, Yemen Türkiye'yi geçecek." demekten de kendini alamıyor.

 

 Necib Mahfuz, hem bir hukuk doktoru hem de Polis Teğmeni. Ondan kendisini tanıtması rica edildiğinde ise, sadece: "Necib Mahfuz: Risale-i Nur Talebesi..." olarak kendini tanıtıyor. Bir adı da "Yemen-i Said" olan Yemen'in Taiz şehrinden. Nurlar'ı tanıdıktan sonra, ilk etapta "Bu Nurlar'ı umum Yemen'in dört bir tarafına nasıl ulaştırırım?" derdine düşüyor. Tabi ardından da Afrika'ya... Mekke Nur Talebeleri'nden Selim Hanife ile daima irtibat ediyor. Ve Kendisi, Yemen'in ilk dershanesini Taiz şehrinde kiralıyor. Ve dersler başlıyor. Yine durmuyor, Babası ve âile efradı ile eline geçen umum Nur Risaleleri'ni müştak ve muhtaçlara ulaştırma derdine düşüyor. Yine durmuyor, hem umum Yemen halkına, hem de ehl-i ilme bu hakikatları ve bu asrın müceddidini tanıtmak için bir şeyler yapmak istiyor. Selim Hanife ile istişare ediyor. Ve bir günlük bir panel tertib etmeye karar veriliyor. Panelin hazırlıkları başlıyor. Külliyatlar getirtiliyor. Ve panelde tebliğ takdim edecek zatlara bu Külliyatlar dağıtılıyor. Bu arada Necib Mahfuz, Panel'in nerede yapılacağını, nasıl bir zeminde icra edilmesi gerektiğini düşünüyor ve kendi kendine: "Yemen'in en mükemmel salonunda olmalı, Risale-i Nur ve Bediüzzaman'ın şânına yakışır bir mekanda olması lazım" diyor. Bu düşüncelerle, şehrin, hatta Yemen'in en meşhur, en hayırsever ve de maddi imkanları yerinde Tüccar ailelerinden biri olan EL-HAC HAİL SAİD ailesine gitmeyi düşünüyor. Bu ailenin "Müesseset-üs-Said İlim Kültür Vakfı" adı altındaki vakıflarının güzel, geniş ve modern bir konferans salonları var. Bu salonu, bu panel için istemek üzere vakfın sorumlu müdürüne çıkıyor. Müdür'den, "Bir günlüğüne bu salonun böyle bir hayırlı iş için tahsis edilmesini" istiyor. Müdür, "Bu beni aşar" diyor. "Sen git aile reisleriyle görüş; ve ancak aile büyükleri ile görüşüp muvafakatlerini aldıktan sonra bu arzusunun yerine getirilebileceğini" söylüyor.

Necib Mahfuz, Vakıf Müdürünün kendisini Aile Reislerine havale etmesinden sonra, bu ailenin reislerinden, Merhum El-Hac Hâil Said'in oğullarından, Ahmed Hail Said ve Abdülcebbar Hail Said ile görüşmenin yollarını arıyor. Bir Ramazan-İktisad-Şükür Risalesi'nin içine, mevzuyu anlatan bir mektub bırakarak, Ahmed Hail Said'in yakın akrabalarından biri vasıtasıyla Ahmed Hail Said'e gönderiyor. Neticeyi beklemeye başlıyor. Birkaç gün sonra, Vakfın Müdürü, Necib Mahfuz'a ulaşıyor ve: "Bu panel için salonun hazır olduğunu" söylüyor. Necib Mahfuz, maksadına ulaşmıştır.

Panelden bir gün önce, Panelin yapılacağı salonu görmek ve Vakfın müdürü Muhterem Faysal Said'e teşekkür etmek üzere kendilerini ziyaret giderler. Ziyaretten sonra Muhterem Müdür; akşam, Aile reisleri ile bir randevu aldığını ve bu zatlarla görüşülmesini istediğini ifade eder. Akşam saatlerinde, ziyaretlerine gidildiğinde, bu zatlar, kemal-i tevazu ve ihtiram ile kalabalık bir cemaatle karşılarlar. İhsan Kasım Ağabey, Hz. Üstad Bediüzzaman'ı, Risale-i Nur'u, Türkiye ve Dünyadaki Nur Hizmetlerini kısaca özetler. Ardından, Ahmed Hail Said söz ister ve cebinden "Ramazan-İktisad-Şükür Risalesi"ni çıkarır. Ahmed Hâil Said, cemaate dönerek: "Ben bu kitabı baştan sona okudum. Müsaade ederseniz, size bu kitabtan bir paragraf okumak isterim" dedi. Ve Ramazan Risalesi'nin başında geçen:

"Cenâb-ı Hakk'ın Rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Cenâb-ı Hakk, zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halkettiği ve bütün enva'-ı nimeti o sofrada "Min-Haysü Lâ-Yehtesıb" bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemal-i Rububiyetini ve Rahmaniyet ve Rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar, gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde o vaziyetin ifade ettiği hakikatı tam göremiyor, bazan unutuyor.

Ramazan-ı Şerif'te ise, ehl-i îman birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelî'nin ziyafetine davet edilmiş bir surette akşama yakın "Buyurunuz" emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârâne göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli Rahmaniyete karşı, vüs'atli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar insan ismine lâyık mıdırlar?" (Mektubat sh.399) cümlelerini Arapça tercümesinden okuduktan sonra: "Ben bu güne kadar, Oruçla alakalı pek çok eser okumama rağmen böyle bir mevzuda, böyle bir tasvire rastlamadım. Yer yüzü bir sofra-i nimet olacak.. bütün nimetler o sofrada dizilmiş olacak.. ehl-i iman muntazam bir ordu olacak.. ve Cenab-ı Hakk da başlarında haşmetli ve külliyetli bir Sultan olarak o orduya iftar ezanı ile 'Buyurunuz' diye emredecek... ben bu güne kadar dünyayı gezdim, böyle bir mevzuda böyle bir tasvire ilk defa rastladım. Bu, bugüne kadar gördüklerimizden ve okuduklarımızdan çok ama çok farklı bir şey." diyerek hayret ve takdirini ve kitaptan aldığı lezzeti dile getirir.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

24/7/2009 · Kategori: DUNYADAN IMAN HIZMETLERI

                                           ERİC ELM

          Danimarka'da çıkan Ekstra Bladet gazetesinin onsekizinci sahifesindeki röportajın tercümesidir. Şöyle ki:

         "Adım Eric Elm, Danimarkalıyım, boyum 133 santim, sizin tabirinizle cüceyim. Altmış beş yaşındayım. Alışverişe çıktığımda küçük çocukların kimisi tekme atar, kimisi "Merhaba küçük adam" der. Bir sirkte palyaço olmamı istediler, kabul etmedim. Ticaretle uğraştım, sonra Odense'de arşiv dairesinde çalışıp emekli oldum.

 

Para problemim yok fakat süpermarkette boyumun ulaşamadığı bir malı almak istesem Danimarkalılar yardımcı olmaz, onların işi varmış; fakat Müslüman hem yardımcı olur, hem de işini bırakıp benimle dolaşır, ben kasadan çıkınca o da alışverişe döner.

 

Arkadaşım beni arabasına almazken, bir Müslüman istediğim yere beni götürür. Gerçi bana uygun özel arabam var; ama Müslümanların benimle alay etmemesi, üstelik bir de yardımcı olmaları dikkatimi çekiyor.

 
Çok güzel Danimarka’ca konuşan Müslüman bir hanım bana İslamiyet'le ilgili kitaplar verdi, hepsi İngilizceydi. Bir Hıristiyan olarak onları okudum. Hem okuyup, hem de içkimi içerdim. Kitaplardan birini bitirdim ve kendi kendime sordum: "İtiraz edeceğim bir konu var mı? Yok!" Devam ettim, bazı cümlelerin altını çizdim, onları Müslümanlara sordum. Beni evlerine davet ettiler. Çaylar içtik, kurabiyeler yedik. Yemek zamanı gelince kalkmak istedim, ısrarla beni oturttular. Akrabalarımda ve kırk yıllık arkadaşlarımda görmediğim yakınlığı bunlarda gördüm. Çocuklar bana "dede" diyor, diğerleri de saygılı davranıyor. İnsanlarla beraber yaşamanın tadını tattım. Kendimi güvenli bir hayatın içinde buldum.

         
Namaz dikkatimi çekti. Sordum, her türlü pislikten uzak durulacakmış, gusül abdesti, namaz abdesti; yani mecburi bir temizlik. Sonra namazda okunan ayetlerin manası, Allah'a hamd için secdeye gitmek, Allah'ın sıfatları, Peygamberin bir kul olması, bunların bütünü beni öyle sardı ki Müslüman oldum. Artık ismim Muhammed Abdullah. Muhammed hamd eden demekmiş, Abdullah da Allah'ın kulu, tam bana göre, severek bu isimleri aldım.

         
Saatimi kurdum, güneş doğmadan kalkıyorum, pencereyi açıyorum, o saatlerde dünyada bir sır var, göğsümde bir şeyler oluyor, sevinçliyim: "Sana, Kur'an'a, Hazret—i Muhammed'e inanıyorum Allah'ım." diyorum. Tarif edilmez bir hal ve rahatlık içindeyim.

         
Güneş doğmadan balkonumdan etrafı seyrediyorum. İnsanlar görünmeyince dünya daha güzel.

         
Sabah namazını evde kılıyorum, secde etmem, başımı eğmem, yere koymam ne güzel.

         
Sakal bıraktım, bembeyaz. Küçük adamın kocaman sakalı...

         
Diğer vakitlerde Odense'deki Türk veya Pakistan camilerinden birine gidiyorum. Samimiyet ne güzel, sohbet ne güzel! Namazdan sonra çay içip, sandviç cinsinden bir şeyler yiyoruz. Garson gelince erken davranan parayı veriyor, ikram etmek ne güzel! Hayatı sevdim, dünya güzel!

          
Sureleri ezberlemede zorluk çektim. Her gün fatihayı yüz kere okudum. Üç günde ezberledim. Şimdi Kur'an da okuyorum. Arapçaya başlayacağım. Organlarımı yaratan ve yaşatan Allah'mış. Bunu düşündükçe Allah'a yakınlığımı daha iyi anlıyorum."

          
Muhammed Abdullah'ın anlattıklarını okudum, bitirdim gazetedeki resme baktım: Yuvarlak bir masa, saten kaplı sandalyeler, klasik bir kanepe, duvarlarda yağlıboya tablolar, çocuk sandalyesinde manen büyük, maddeten küçük, beyaz sakallı, gözlüklü bir mü'min. Karanlık tünelden aydınlığa çıkmanın sevinci yüzünden okunuyor.

 

Danimarka'da da güneş doğuyor.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

22/7/2009 · Kategori: DUNYADAN IMAN HIZMETLERI

FİLİPİNLER-Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu sabah 08:30'da Filipinli bir hafız kardeşimizin muhteşem Kur'an tilaveti ile başladı. Hafız kardeşimizin okuduğu Kur'an-ı Kerim ayetleri manidardı. "Emaneti ehline verin" diye başlayan Ayet-i Kerimenin son ayeti ise "Allah'a tevekkül edin, müminler Allah'a tevekkül eder" şeklindeydi.

Cagayan, başkent Manila'nın yaklaşık 1000 km güneyinde, muhteşem karadenizi andıran, sürekli yağmurun yağdığı bir yer. Ülkenin en güzel tarihi ve kültür merkezlerinden biri.

Filipinli kardeşlerimizin gayretleriyle gerçekleştirilen sempozyumun açış konuşmasını Filipinler Risale-i Nur Enstitüsü Başkanı Muhammed Rıza Dalkılıç yaptı. Filipinler Risale-i Nur Enstitüsü'nün hizmetlerini kısaca özetleyen Dalkılıç, power pointile yaptığı konuşmasında Risale-i Nur'un menbaı, menşei olan Türkiye ve Anadoluyu, İstanbul'daki camileri çok güzel resimler ve görüntülerle anlattı.

Dalkılıç, Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur'un Filipinler'e ilk gelişini anlattı.

1999 senesinde Mehmed Fırıncı ve İhsan Kasım Salihi ağabeyler Malezya'ya bir sempozyum vesilesi ile gittiklerinde orada Filipinler Cemaati Müftüsüyle görüşüyorlar. Müftü İhsan Kasım ağabeye "Filipinler'e neden gelmiyorsunuz, Filipinler'in Risale-i Nur'a çok ihtiyacı var" demesi üzerine İhsan Kasım ağabey Malzeya'da bulunan Muhammed Rıza Dalkılıç ve diğer kardeşlere "Filipinler'de böyle bir zat davet ediyor" deyip adres ve telefonlarını veriyor.

İlk defa 2003 yılında iki kardeşimiz Malezya'dan Filipinler'e geliyor. Filipinler'de verilen adresi arıyorlar bulamıyorlar. Zira müftü Allah'ın rahmetine kavuşmuş. Daha sonra kendileri bir araba kiralayıp rehber eşliğinde iki gün boyunca Filipinler'de nerede müslüman varsa onlara Risale-i Nuru dağıtıyorlar, konuşuyorlar. Ardından Manila Üniversitesi'ne gidiyorlar. Üniversitede kime gideceklerini bilmedikleri için koridordaki ilk odaya selam verip giriyorlar. Oda da Prof. Dr. Zülkif Elvadi isminde bir zatın odasıymış. Kendilerini tanıtıyorlar. Risale-i Nur'u anlatmak istedklierini belirtiyorlar. O da memnuniyetle kabul ediyor ve "Bediüzzaman'ı duymuştum ama kitaplarının olduğundan haberim yoktu" diyor. Ona Risale-i Nur'u takdim ediyorlar.

2003 yılından bugüne aradan geçen altı yılda Filipinler'de Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu düzenleyebilecek duruma gelmişler Elhamdülillah. Muhammed Rıza Dalılıç konuşmasında Filipinler'i Ayasofya'ya benzetti. Geçici olarak müzeye çevrilmiş olan Ayasofya'nın bir gün mutlaka camiye dönüşeceğini söyledi. Filipinler'de 100 sene önce yüzde 65'ün üzerinde bir müslüman çoğunluk varmış. 1905 yılında Sultan Abdülahmid ağaçtan bir cami yaptırıp gemiyle Filipinler'e gönderiyor ve burada monte ediyorlar. O cami hala hizmet görüyor.

Muhammed Rıza Dalkılıç'ın Türkiye'deki kardeşlere de bir çağrısı var; "Mutlaka Filipinler'e sahip çıkın. Filipinliler fıtraten çok yumuşak, merhametli, şefkatli insanlar oldukları için Risale-i Nur'lara müheyyadırlar."

Bunun en güzel örneğini de dün gece Mi'rac gecesini dersanede ihya ederken şahit olduk. Daha önce papaz olan üç Hıristiyan kardeşimiz Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldular. Hıristiyanların burada iddiaları ve taassupları yok. İnsanlar sarılacak bir hakikat arıyorlar. Herkes, her şey hazır. Çok cüzi imkanlarla çok büyük hizmetler yapmak mümkün. Hayat da ucuz ama fukaralık da var. İnsanlar da bu mesajı almaya hazırlar.

Filipinler 105 milyon nüfusa sahip. Kardeşlerimiz 2003'te buraya gelinince Filipinliler serzenişte bulunmuşlar; "Sizin ecdadınız 1905'te buraya cami gönderip unutmadıkları halde siz neden ancak 100 yıl sonra geliyorsunuz? 100 sene ara vermişsiniz."
Ama Elhamdülillah Risale-i Nur vasıtasıyla hizmetlerin buraya gelmiş olması hayırlı bir faaliyettir.

Buradaki insanların fıtratı ile ilgili olarak şunu da belirtelim. Yıllardır burada bulunan kardeşlerimiz herhangi bir kavgaya şahit olmadıklarını ifade ettiler. Yoğun nüfusa sahip olmalarına rağmen trafikte veya çarşıda ne ufak bir kavga, tartışmaya şahit olmamışlar. Biz de burada bulunduğumuz zaman zarfında herhangi bir tartışma görmedik. Bu temiz fıtratlı insanlara Risale-i Nur nasip olur, oluyor inşallah.

Son olarak enteresan bir olayı da belirtelim. Geçen aylarda bir kabile reisi mensuplarıyla birlikte Müslüman olmuş. Bu zatın da 60 hanımı varmış. Müslüman olunca demişler ki "en fazla 4 eşin olması gerekir." Bu da tercihini islamiyetten yana yapmış.

Yazıyı yazdığımız anda bu eyaletin Türkiye'deki YÖK'e mukabil gelen başkanı Nora Şerif konuşuyordu. Ve şu an itibariyle sempozyum devam ediyor.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

22/7/2009 · Kategori: DUNYADAN IMAN HIZMETLERI

Filipinli bir profesör portresi

 

FİLİPİNLER-18 Temmuz Cumartesi günü Manila'ya vardığımızda Emre bey kardeşimiz bizi karşıladı. Otele gidip odalarımıza yerleştik. Emre bey o günkü programla ilgili bilgi verdi. Akşam yemeğine Manila Devlet Ünversitesi Öğretim Üyelerinden İslami Araştırmalar Bölümünde görevli Prof. Dr. Zülkifli Vaadi'ye davetli olduğumuzu söyledi.

Profesör Vaadi 2003 yılında Risale-i Nur'ların neşri ve tanıtımı için Manila'ya gelen iki nur kardeşimizden ilk defa duymuş ve dinlemiş. Daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi iki kahraman nur kardeşler üniversite koridorunun ilk odasına rastgele giriyorlar ve sayın Vaadi'nin o andan itibaren her şeyi değişiyor. Risale-i Nurları okumaya ve araştırmaya başlıyor. Okudukça adeta çarpılıyor. Bununla birlikte Türkiye'deki nur kardeşlerle sürekli görüşme halinde bulunuyor.

Bilahere İstanbul İlim ve Kültür Vakfı'nca iki senede bir düzenlenen Bediüzzaman Said Nursi Sempozyumu'na davet edilir. Bütün hazırlıklarını yapar herşey tamamdır. Hoca İstanbul'a gitmek için gün sayıyordur. Filipinler'de kıdemli bir profesörün aylık maaşı sadece 350 Amerikan dolarıdır. Anlayacağımız imkanlar mütevazidir. Yol parasını denkleştiremez. Cebinde sadece 50 dolar vardır. Halbuki hocanın gidip gelebilmesi için en az 2000 bin dolara ihtiyacı vardır. Çok üzülür ve yapacak bir şey yoktur. Gitmekten vaz geçer.

Aynı gece bir rüya görür. Rüyasında aslen Suriyeli olan doktora hocası ve dekanını görür. 10-15 kişiden müteşekkil bir zikir halkasının ser zakiri sayın Vaadi'nin rahmetli hocasıdır. Çok sevdiği ve saydığı bu rahmetli hocası zikri bitirdikten sonra Sayın Vaadi'yi yanına çağırır. Bir kucak dolusu kitap ve dökümanı kucağına bırakır. Hoca en üsteki kitabın ilk sayfasını çevirir büyük harflerle Arapça Risale-i Nur Külliyatı yazısını okur ve uyanır. Hoca bu gördüklerini bir emir telakki eder ve İstanbul'a gider, sempozyuma katılır, tebliğini sunar. Doğu ve Güneydoğu vilayetlerini ziyaret eder. Medreselere misafir olur. İstanbul'da iken Sözler yayınevini ziyaret eder. Güzel ciltli külliyatı görünce hayran olur ama alamaz. İçinde bir ukde olarak kalır. Anadolu ziyretinden dönerken yolda İstanbul'daki nur kardeşlerden birisi hocanın tercümanını arar "hocanın külliyatı var mı yok mu" diye sorar. Hoca bu vesileyle çok istediği ama alamadığı güzel citli külliyatına kavuşur. Hoca mutlu ve mesrur bir haleti ruhiyeyle güzel vatanı Filipinler'e döner. O muhteşem külliyatı kütüphanesinin en güzel yerine yerleştirir.

Evine gittiğimizde iftiharla bu külliyatı bize gösterdi. Hocanın evinden biraz bahsetmek istiyorum. Hocamız kıdemli profesör olduğu için üniversite kendisine kampüste bulunan lojmanlardan birini tahsis etmiş. Lojmanın toplam brüt 50 metrekare. Girişte bir hol iki buçuk metre kareye beş metredir. Giriş sağ duvarla karşı duvarın tamamı kütüphane, iki tane içerde odası var. Onlara bir giriş, hemen girişten sonra mutfak lavabosu. Lavabo aynı zamanda mutfak tezgahı olarak kullanılıyor. Tezgahın önünde yemek masası ve küçük bir buz dolabı. Masanın etrafında altı tane mutevazi sandalye. 6 kişi bu sandalyelere ilişiyoruz ama ayakta daha 5 kişi varız. Ev sahibimiz son derece sakin, mütevekkil, mütebessim. Ayaktaki arkadaşlara kütüphanenin önündeki oturakları gösteriyor. Onlar da oraya ilişiyorlar. Yemek menümüz; balık, pilav, salata ve tatlıdan müteşekkil. Afiyetle yiyoruz. Esas dikkatimizi çeken; mekanı bu kadar dar olmasına rağmen 11 kişilik heyetimizi ısrarla davet etmesi. Hocamız daha önce daha dar bir lojmanda imiş, hep dua edermiş "Allahım bana geniş bir ev nasip etki evime ders alıp ihvanımla muhabbet edebileyim." Allah duasını kabul etmiş ve bu geniş lojmanı nasip etmiş.

Diğer bir husus, bizi evinin merdivenlerinden güler yüzle karşılaması ve bu halin gerek yemekte ve gerekse de sohbetimiz esnasında sürekli devam etmesi. Bu arada heyetimizde bulunan Prof. Faris bey, Prof. Aybak bey ve diğer Profesörlerle bu kadar mutevazi imkanlara, daracık lojmana rağmen bu zatın bu kadar mutlu olabildiğini konuşuyoruz. Aybak hocamız kütüphane duvarının ve mutfak köşesinin fotoğraflarını çekiyor. Ev sahibimiz sürekli ayakta ve bir taraftanda iki yaşındaki çocuğunu kucağından düşürmüyor.

Ya Rab! Resulun (asm) hürmetine, Filipinli kardeşlerimizin hürmetine Zülkifli Vaadi hocamıza sağlık, sıhhat ve afiyet ver. Türkiyemizde buraya göre daha iyi imkanlarla yaşayan, daha geniş lojmanlarda oturdukları halde "hel min mezid" deyip kendilerini huzursuz eden profesör ihvanlarımıza da merhamet et! Onları affet! Onlara gerçek manada tevekkülü, istiğnayı nasib et! Amin. Velhamdulillahi Rabbil alemin.

Filipinler'den, Manila'dan, Cagayan'dan hepimizden hepinize selamlar dualar.

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::