7/4/2009 · Kategori: HASIR VE AHIRET

Dünyaya gelmezden önce, bilemezdik, hangi erkeğin sülbüne geçeceğimizi, hangi hanımın rahminde büyüyeceğimizi. Şimdi de bir başka cehalet tablosuyla karşı karşıyayız. Üzerinde seyahat ettiğimiz bu dünyadan, berzah alemine hangi vasıta ile göç edeceğiz? Bu yolculukta trafik kazasına mı bineceğiz, kalp sektesine mi? Hangi hastalık bizi ölümün eşiğine getirip, ölüm meleğine teslim edecek? Beşer olarak bu sorumuza cevap vermekten son derece aciziz.

Azrail (a.s.) her gün üçyüzbini aşkın insanın ruhunu kabzediyor. Her gün bir deste insan, bir bağ beşer kaldırıyor bu dünyadan. İçinde ihtiyarı da var, genci de... Zengini de var, fakiri de, Hepsinden de önemlisi, içinde salihi de var, fasıkı da.. Mü’mini de var, kâfiri de...

Bu bağ ve desteler bize şunları haykırıyorlar:

“Ölümde herkes eşit... Bir gün de siz biçileceksiniz. Dikkat edin ve gafil yakalanmayın. Ölüm meleği sizi isyan üzere bulmasın.

Kendinizi sefahate değil, taata, ibadete kaptırın. Gözünüzü başkasının şusuna busuna değil, kendi ebedi hayatınıza dikin; onu düşünün, onun için birşeyler yapmaya gayret edin. Hayata gözünüzü dört açın ki, ölürken rahat kapayabilesiniz. Ölümünüz, vazifesini hakkıyla yapan bir askerin, kışlasını terki gibi olsun; yahut, imtihan kâğıdını doğru cevaplarla dolduran bir öğrencinin sınıftan çıkışına benzesin.

İhtiyarladığınızda sizi artık taşıyamayan ayaklarınızı eskimiş ayakkabılar gibi seyredin. Ağrılı sızılı bedeninizi yırtık elbise olarak değerlendirin. Bunlara fazla önem vermeyin. Yeter ki siz eskimeyin, ruhunuz dinç kalsın; bedeniniz yıprandıkça gönlünüze fer gelsin, kalbiniz kuvvetlensin...

Gönlünüz iman ve ibadet ile güçlü olursa, elbisenizden tamamen soyunacağınız o son günde sıkıntınız az olur. Kalbinizi ne kadar az şeye bağlarsanız, dünyadan kopmanız o kadar kolay olur.

Bu sizin elinizde.. Lakin tatbikatınız bu yolda değil. Ölümü düşündükçe dünyaya daha fazla sarılıyorsunuz. Ondan ayrılmanız, ruhunuza her geçen gün biraz daha zor geliyor. Bilmeden kendi kuyunuzu kendi elinizle kazıyorsunuz.

Halbuki bu kabir alemi, öyle pek korkulacak gibi değil. Aksine, dünyadan çok daha güzel. O alemden bu aleme sağlam doğabiliyor musunuz, gerisini hiç düşünmeyin. Buraya berzah alemi demeleri boşuna mı? Berzah, yani perde... Dünya ile ahiret arasında bir geçit, bir köprü... Mü’minler için dünyadan daha güzel, Cennetten daha geri... inanmayanlar için ise tam tersi.. Dünya’dan daha elim, cehennemden daha ferah.. Bir bakıma ilkbahar ve sonbahar gibi.. Bu mevsimler de birer perde değil mi? Birisi kış ile yaz arasında, diğeri yaz ile kış arasında...

Fırsat elinizde iken kabrinizi orada güzelleştirmeye bakın. Öyle çalışın ki, bu alem sizin için seher vakti gibi olsun, akşamın alaca karanlığına benzemesin...

Biz bütün fırsatları kaybettik.. Artık ne elimiz bizim, ne de dilimiz... Gafletinizi gördükçe, size bir şeyler söylemek, ondan da öte bir şeyler haykırmak istiyoruz. Ama artık ne dudaklarımızla, ne dilimizle, ne ses tellerimizle ve ne de hava tabakasıyla bir alakamız kalmadı... Şimdi bedenimiz, aslı olan toprağa rücu etmek üzere çürümeye terkedilmiş durumda.. Artık istesek de ayaklarımızı hak yola bir adım olsun attıramayız. Bir gün siz de bizim gibi olacak ve ömrünüzü daha iyi değerlendiremediğiniz için, ‘ah’lar çekeceksinin

Ölüm insana verilen cüz’i iradenin son sınırı. Ömür, nefes ve cüz’i irade... Çoğunun cenazesi birden kalkıyor. Artık bizim için bu üçü de çok gerilerde kaldı. Şimdi yaptıklarımızın karşılığını görmenin ilk durağındayız. Cüz'i irademizin acı ve tatlı meyvelerini burada tadıyoruz. Bize tanınan bütün fırsatlar şimdi son bulmuş durumda; Allah’ın mutlak iradesinin tam hükmü altındayız. O’nun lütfettiği kadar zevk alabiliyor ve yine O’nun irade buyurduğu kadar azap çekiyoruz. Bu alemden mahşere yine O’nun iradesiyle çıkacak ve kendi keyfimizce değil Allah’ın ceberutiyeti altında hesabımızı vereceğiz.

Biz mahşeri bekliyoruz, siz ölümden kaçıyorsunuz; ne garip değil mi?

Ölüm sizin önünüzde duruyor, bizim ise çok gerilerimizde kaldı. Yine de siz bize acıyor, bizim için elem çekiyorsunuz.

Bedenlerimizi terkedeliberi, kâinatla ve ondaki hadiselerle, sıkıntılarla hiçbir alakamız yok. Artık, dünya bizim için dönmüyor... Ne kışın soğuğu, ne yazın bunaltıcı sıcağı bizi ilgilendirmiyor.. Onlar hep bedenimizle alakalıydı. Şimdi, ayrı apayrı bir iklimdeyiz.. Bu da nasıl bir alem demeyin.. Düşünün bir kere: Şu anda sizde iki ayrı zevk ve elem iç içe değil mi? Eliniz iğneden incinirken, gönlünüz kötü sözden yaralanıyor. Mideniz lokma ile doyarken, aklınız ilimle, kalbiniz imanla tatmin oluyor. Misalleri çoğaltabilirsiniz. İşte, o bedenle ilgili zevk ve elemler bu alemde yok artık. Ama ikincisi, daha ileri derecesiyle burada hakim.. Ruhlar şimdi daha çok lezzet alıyor ve daha fazla elem çekiyorlar.

‘Kabir cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut Cehennem çukurlarından bir çukurdur.’ Hadis-i şerifini duymuşsunuzdur. Bizler bu alemde, o Hadis-i şerifin manasını yaşıyoruz.

Size ilk ve son tavsiyemiz: Ömrünüzü öyle geçirin ki, kabrinizi bir küçük Cennet olarak bulabilesiniz.”

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

21/3/2009 · Kategori: HASIR VE AHIRET

Onuncu Suret:

Gel, bugün nevruz-u sultanîdir. (Haşiye) Bir tebeddülat olacak, acib işler çıkacak. Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahraya gidip bir seyran ederiz. İşte bak! Ahali de bu tarafa geliyorlar. Bak bir sihir var. O binalar birden harab oldular, başka bir şekil aldı. Bak, bir mu’cize var. O harab olan binalar, birden burada yapıldı. Âdeta bu hâlî bir çöl, bir medenî şehir oldu. Bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır. Buna dikkat et ki; o kadar karışık, sür’atli, kesretli, hakikî perdeler içinde ne kadar mükemmel bir intizam vardır ki, herşey yerli yerine konuluyor. Hayalî sinema perdeleri dahi, bunun kadar muntazam olamaz. Milyonlar mahir sihirbazlar dahi, bu san’atları yapamazlar. Demek, bize görünmeyen o padişahın çok büyük mu’cizeleri vardır.

        Ey sersem! Sen diyorsun: “Nasıl bu koca memleket tahrib edilip, başka yere kurulacak? “

        İşte görüyorsun ki: Her saat, senin aklın kabul etmediği o tebdil-i diyar gibi çok inkılablar, tebdiller oluyor. Şu toplanmak, dağılmak ve şu hallerden anlaşılıyor ki: Bu görünen sür’atli içtimalar, dağılmalar, teşkiller, tahribler içinde başka bir maksad var. Bir saatlik içtima için on sene kadar masraf yapılıyor. Demek bu vaziyetler maksud-u bizzât değiller. Bir temsildir, bir takliddirler. O zât mu’cize ile yapıyor. Tâ suretleri alınıp terkib edilsin ve neticeleri hıfzedilip yazılsın. -Nasılki, manevra meydan-ı imtihanının herşeyi kaydediliyordu ve yazılıyordu.- Demek, bir mecma-ı ekberde muamele, bunlar üzerine devam edip dönecek. Hem bir meşher-i a’zamda daimî gösterilecek. Demek şu geçici, kararsız vaziyetler; sabit suretler, bâki meyveler veriyorlar.


 Demek bu ihtifalât; bir saadet-i uzma, bir mahkeme-i kübra, bilmediğimiz ulvî gayeler içindir…



(Haşiye):
Bu suretin remzini Dokuzuncu Hakikat’te göreceksin. Meselâ: Nevruz günü, bahar mevsimine işarettir. Çiçekli yeşil sahra ise, bahar mevsimindeki rûy-i zemindir. Değişen perdeler, manzaralar ise, fasl-ı baharın ibtidasından, yazın intihasına kadar Sâni’-i Kadîr-i Zülcelal’in, Fâtır-ı Hakîm-i Zülcemal’in kemal-i intizam ile değiştirdiği ve kemal-i rahmet ile tazelendirdiği ve birbiri arkasında gönderdiği mevcudat-ı bahariye tabakatına ve masnuat-ı sayfiye taifelerine ve erzak-ı hayvaniye ve insaniyeye medar olan mat’umata işarettir.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

11/3/2009 · Kategori: HASIR VE AHIRET

Neden her şey ölüme dayalıdır? Mesela; canlıların hayatı, bitkilerin ölümüne; insanların hayatı hayvanların ölümüne...



ÖLÜM GÜZEL SEYDİR; BUDUR PERDE ARDINDA HABER!
HİÇ GÜZEL OLMASAYDI, ÖLÜR MÜYDÜ PEYGAMBER?
N.FAZIL

Esyada tasarruf eden Allahın israf etmemesinden, en sufli seylerden
dahi en nadide varliklari icad etme adetinden; her seye daimi
yenilikler bahsetmesindenve butun varliklari kamcilayip tekamule sevk
etmesinden, bir bastan bir basa varlik aleminde her gurubu bir tulu, her batışı bir doğuş ta'kib etmektedir. Tipki, yer dilimlerinden gunduzun geceyi kovalayip durmasi; isik, yerini karanliga terk etmesi ve bu bas dondurucu nizamdan daima yeni, taze ve usandirmayan semerelerin alinmasi..ve daha pek cok yuce maksatlar icin, Gunes kure-i arz munasebeti icinde, hayati olumun arkasina taktigi gibi...

Simdi kisaca, bu hususlar uzerinde duralim; Ancak, her seyden once
olumu tanimak gerekmektedir.

Olum, tabii bir sona eris, bir inkiraz, bir kendi kendine tukenis ve
ebedi yok olma degildir. O, bir yer degistirme, hal degistirme, buut
degistirme vevazife kulfetinden siyrilarak rahata ve rahmete
ermektir. Hatta bir bakima, her seyin kendi ozune ve hakikatina
intikal etmesinden ibaretdir.

Bu itibarla olum, hayat kadar cazip; dostlara vuslat kadar
sevindirici ve olumsuzluge ermek kadar buyuk bir nimettir.

Olumun bu hakikatini goremeyen maddeciler, hep onu urpertici olarak
tasvir etmis ve hakkinda yanik yanik agitlar yakmislardir. Dunden
bugune olumun hakikatini idrak edemeyen talihsizlerin durumlari hemen
hep ayni cizgide cereyan etmistir.

Vakia olum, bir ayrilik olmasi itibariyle. aklin nazarinda ve insanin
insanligi uzerinde oldukca muessir bir hadisedir. Boyle bir te'siri
butun butun inkar etmek kabil olmadigi gibi, kalbin dilini baglamak
da mumkun degildir. Hele ince gonullerde, hassas ruhlarda -gecici
dahi olsa- onun meydana getirecegi firtinalar cidden cok muthistir.
Boyleleri icin "ba'su-ba'd el-mevt" akidesi, her seyini kaybeden
dilenciye sultanlik bagislanmasi ve idam edilecek birinin ebedi
hayata erme fermanini almasi gibi, butun uzuntuleri unutturacak ve
onu fevkalade sevindirecek buyuk bir hadisedir.

Bunun icindir ki, olum, onun hakikatini idrak edenlerin nazarinda,
bir terhis, bir tebdil-i mekan ve yuzde doksan dokuz dostlarin ve
sevdiklerin bulundugu aleme bir seyahat olmasina mukabil, hakikatini
idrak edemeyen ve sadece dis yuzundeki urpertici durumu goren bir
kisim talihsizler icin ise o, bir cellat, bir daragaci; dipsiz bir
kuyu, karanlik bir koridordur...




Olumu ikinci ve ebedi bir varoluşun baslangici sayanlar. sinelerinde
onun tatli tatli esintilerini duydukca Cennet baharlari gozlerinin
onunde tullenmeye baslar. Bu itikadi zevk ve neseden mahrum inkarci
ise, onu hatirladigi her lahza, vicdaninda yaşattigi Cehenneme girer-
cikar ve izdirap ceker. Cektigi acilar, sadece kendine ait olsa yine
bir derece, kendiyle beraber, alakadar oldugu ve lezzetlerinden
lezzet alip, acilarini ruhunda duydugu ne kadar varlik varsa, onlarin
elemlerini de gonlunde yasar ve iki buklum olur.

Inanan insanin nazarinda her seyin olumu, hayat kulfetinden dunyevi
meşakkatlerden bir paydos olmasi ve onlarin misali huviyetleri, ilmi
mahiyetleriyle baska alemlerde varliklarini surdurmeleri cihetiyle de
bir tekemmul, bir terakki ve daha ulvi bir mahiyet kazanmaktan
ibaretdir.

Evet, olum, ebedi varolmayi sumbul vermesi ve insani hayatin
meşakkatlerinden kurtarmasi itibariyle buyuk bir nimet ve insana en
kiymetli bir ilahi armagandir.Ne var ki, her kemal ve terakki;
dolayisiyla her lutuf ve mazhariyet, bir kisim imbiklerden gecmeye ve
bir kisim potalarda şekillenmeye vabeste oldugu gibi, butun varliklar
da, boyle daimi bir erime arinma yoluyla daha ust seviyelere
tirmanmaktadirlar. Mesela: Altin madeni ve demir cevheri, ancak,
eridikten ve bir bakima olup yok olduktan sonra, oz ve hakikatlariyla
gorunme seviyesine ulaşmiş olurlar. Yoksa, boyle bir ameliyeye tabii
tutulmadiklari takdirde, kendi hakikatlarina zid bir suret de, tas ve
toprak huviyetinde devam edip giderler.

Altin ve demire, diger seyleri de kiyas ettigimiz zaman, anlariz ki;
her şeyin bir noktada gurub edip gitmesi, eriyip tukenmesi, zahiren
yok olma gibi gorunse bile, hakikat de daha yuce bir hale intikal
etmekden başka bir şey degildir.

Havanin zerrelerinden, suyun atomlarina; otlarin, agaclarin
molekullerinden, canlilarin hucrelerine kadar her sey, fevkalade bir
şevk ve alabildigine bir zevk icinde olume giderken, haddizatinda
kendisi icin mukadder kemale koşmaktadir. Hidrojen ve oksijen terkibe
girince hususi mahiyetleri itibariyle olurler; fakat, butun varliklar
icin, en hayati bir unsur olma yolunda ayri bir dirilise ererler.

Bundan dolayidir ki, biz olumle kayboluşa; yer degiştirme, hal
degiştirme diyoruz, ama katiyyen inkiraz ve tukenme demiyoruz. Nasil
diyebiliriz ki; partikullerden en buyuk murekkeplere kadar, kainatin
sinesindeki butun calkalanmalar, halden hale intikaller, erimeler,
dagilmalar hep en iyiyi, en guzeli ve en tazeyi netice verip
durmaktadir. Buna dense dense, varliklarin seyahat ve tenezzuhu
denir; ama kat'iyyen ve asla yokluga gitmeleri denemez!..

Diger bir zaviyeden olum, mulk sahibinin nazarinda, vazife devir ve
tesliminden ibaretdir. Her varlik, kendine has cizgide, kendini
varliga erdiren zatin huzurunda bir resmi gecit vazifesiyle
mukelleftir. Merasim bitip, istenilen resim ve suretler tesbit
edildikten sonra, onun gitmesi; yerine başkalarinin gelmesi, sahneyi
monotonluktan kurtarma ve en ceyyid, en yeni seylerle hep ona
canlilik kazandirmanin geregidir. Boylece, varliklar, figürler gibi
sahneye cikar, kendine ait rolu oynar, soyleyecegi sozu soyler ve
sonra perdenin arkasina cekilir. Ta baskalari da kendilerine ait
oyunu oynama ve soluklarini duyurma imkanini bulsunlar. "Gelen gider, konan gocer" fakat, bu gelip gitmelerde yenilikler, canliliklar ve cazibeler meydana gelir.




Bir baska cepheden de; olumun sessiz nasihatinda, hicbir varligin
kendi kendine ve bizzat kaim olmadigini; her seyin yanip-sonen
isiklar gibi, sonmeyen ebedi bir gunese delalet ettigini gostermek
suretiyle, fena ve zevalin oldurucu penceleri altinda, inleyen kirik
gonullere, oturaklasma, huzura erme yolunu is'ar etme vardir. Yani,
gonlumuzu kaptirdigimiz seylerin, arkalarina bakmadan cekip
gitmeleri, bizde baki bir sevgili arama hissini uyarir. Boyle bir
hissin uyanmasi ise, duygular dunyamizda ebediyete ermenin ilk
merhalesidir. Iste olum, bu ilk merhaleye insani alip yukselten sirli
bir asansor hukmundedir.

Bundan oturu, fena ve zevale, kesip bicen bir kilic nazariyla
bakmaktan daha cok, timar eden, asilayan bir el ve nester nazariyla
bakmak daha muvafiktir. Hatta, bir bakima, fena ve zevali. zati
gormek de sakat ve hatali bir anlayistir. Zira, mutlak yokluk
katiyyen bahis mevzu degildir. Bilakis her sey, bizim dar musahede
buutlarimiza gore kaybolur, misali ve ilmi huviyetiyle,
hafizalarimizdan Levh-i Mahfuz'a ve nihayet butun esyayi kusatan
genis daire-i ilme kadar, degisIk buutlarda ve buutlar otesi
alemlerde, farkli mahiyetlerle varliklarini surdururler. Adeta her
sey, bir tohum halinde curur, bir cicek halinde porsur gider; fakat,
ruhu ve ozu, binlerce basak ve tomurcukta devamliliga erer. Simdi,
degisIk bir zaviyeden tekrar suale donelim. Her sey, olume degil de,
hayata dayansaydi, yani, hicbir sey fena ve zeval bulmasaydi; varlik,
varolma icinde dalgalanip dursaydi da, esya ve hadiseler tek tarafli
isleseydi ne olurdu?

Evvela, gecen hususlar, olumun bir rahmet ve hikmet eseri olduguna
kanaat vermekle beraber, diyebiliriz ki; olumun rahmete dayanmasina
mukabil, alem-sumul olumsuzluk, oylesine bir abesiyet ve oyle korkunc
bir felaketdir ki; eger oldugu gibi tasvir etme imkani olsaydi,
insanlar olume degil de, ona aglayacak ve ona ah u vah edeceklerdi!..

Bir kere dusunun! Hicbir sey yok olmadigi takdirde, daha ilk
asirlarda, degil insanlarin yasamasi, bir sinek bile yasama vasat ve
imkanini bulamayacakti. Canlilardan sadece karincalar, otlardan
sarmasIklar, yeryuzunu hakimiyetleri altinda bulundurup; sonra da,
hicbir sarmasik, curumeseydi ve hicbir karinca da olmeseydi, bir
asirda yeryuzunu saran sarmasIk ve karinca kalinligi yuzlerce metreye
ulasirdi. Boylesine sevimsiz, korkunc bir tabloyu dusundukce olumun
rahmet oldugunu, curumenin hikmet oldugunu gormemek kabil mi?

Hele simdi, musahede ettigimiz kainatin o akillara durgunluk veren
guzelliklerinden, kacta kacini karinca ve sarmasIk yumaginin monoton
cehresinde gorebilirdik?.. En antika ve carpici sanat eserlerinin
teshiri icin acilan yeryuzu sergisinde bunlar mi gosterilecek!.. Her
tarafta, guzelliklerin akislerini gorup durdugumuz muhtesem
sanatkarin hangi guzelligini bu karanlik simada gorecektik!.. Bu
sevimsiz cehrede, degil kainatin kurulusuna vesile ali temasalarin
bulunmasi, eger yasamalari kabil olsaydi, en sefil mahluklar bile bu
mezbelelikten kacacaklardi..

Diger taraftan da, bu koca kainatin idaresinde oyle fevkalade bir
hikmet var ki, zerre miktar israf ve abesiyet goze carpmamaktadir. En
sufli ve pes seylerden, en kiymetli seyleri meydana getiren Mutlak
hikmet Sahibi, elbette ki, hicbir seyi israf etmeyecek ve en degersiz
enkaz ve kalintilari daha baska yerlerde kullanacak ve yeni yeni
alemler icad edecektir.Hele, ruhunu ve ozunu nezdine aldigi
canlilarin, hususiyle insanin, o ruh ve oze hizmet eden zerrelerini
muhakkak ki, en iyi sekilde kullanacak ve taze taze ceyyid mahluklar
meydana getirecektir. Yoksa, once deger verip varliga mazhar ettigi
bu nazenin mahluklari, enkaz halinde terk etmek suretiyle, alemsumul
hikmetine aykiri icraatta bulunmus olacakti ki; San-i Uluhiyet bundan
mualla ve muberradir.

Netice olarak diyebiliriz ki; butun esya, tertip, tanzim, sevk ve
idare edilmesi itibariyle, selim akillara, zevkten anlayan gonullere,
sairane ilhamlar bahsedecek kadar yerli yerinde ve mukemmeldir.
Zerrelerin hareket ve cozulmelerinden, otlarin, agaclarin halden hale
gecmelerine; irmaklarin fena bulma istikametinde denizlere
kosmalarindan, denizlerin,kendi aleyhlerine buharlasip bulutlara
yukselmelerine kadar; hatta, oradan da bas asagi, yeniden zemine
inerek topragin bagrinda eriyip gitmelerine kadar, her sey ciddi bir
sevk icinde,.bir keyfiyetten daha ali diger bir keyfiyete dogru
kostugu musahede edilmektedir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

24/2/2009 · Kategori: HASIR VE AHIRET

Nev'-i insanın dörtten birini teşkil eden çocuklar, âhiret imanıyla insanca yaşayabilirler ve insaniyetin istidadlarını taşıyabilirler.

Yoksa elîm endişeler içinde, kendini uyutturmak ve unutturmak için çocukça oyuncaklarıyla, haylaz bir hayatla yaşayacak.

Çünki her vakit etrafında onun gibi çocukların ölmesiyle onun nazik dimağında ve ileride uzun arzuları taşıyan zaîf kalbinde ve mukavemetsiz ruhunda öyle bir tesir yapar ki; hayatı ve aklı o bîçareye âlet-i azab ve işkence edeceği zamanda, âhiret imanının dersiyle, görmemek için oyuncaklar altında onlardan saklandığı o endişeler yerinde, bir sevinç ve genişlik hissederek der:

"Bu kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennet'in bir kuşu oldu. Bizden daha iyi keyfeder, gezer. Ve vâlidem öldü, fakat rahmet-i İlahiyeye gitti, yine beni Cennet'te kucağına alıp sevecek ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim." diye insaniyete lâyık bir tarzda yaşayabilir.

Yoksa her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri, o zaîf bîçarelerin endişeli nazarlarına çarpması; mukavemetlerini ve kuvve-i maneviyelerini zîr ü zeber
ederek gözleriyle beraber ruh, kalb, akıl gibi bütün letaifini dahi öyle ağlattıracak, ya mahvolup veya divane bir bedbaht hayvan olacaktı.


BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!