24/2/2009 · Kategori: KADER
KADER-1 adlı dersimizden, kaldığımız yerden devam ediyoruz inşallah..
Şimdi, şu soruların cevaplarını arayalım birlikte inşallah..
İnsanlar bu dünyada kendi amel defterlerini diledikleri gibi doldurmuyorlar mı? İlâhî emir ve yasaklara uyup uymama konusunda serbest değiller mi?
Bu konuda Nur Risalelerinden “SÖZLER” adlı eserde şu tespit yapılır:
“Kader, ilim nevindendir. İlim, malûma tâbidir. Yani nasıl olacak, öyle taallûk ediyor. Yoksa malûm, ilme tâbi değil.”
Burayı biraz açıcaz ve bütün mesele burada çözülmüş olacak inşallah...
İLİM: “bilmek” ya da “bilgi” mânâsına geliyor.
MALÛM: “bilinen”;
ÂLİM ise “bilen”, yahut “bilgin” manasına geliyor
Bu kaideyi bir misâl ile açıklamaya çalışalım.
Meselâ, ben bir gencin FEN FAKÜLTESİNDE OKUDUĞUNU biliyor olayım. Bu bilgim “İLİM”DİR… MALÛM (bilinen) ise, O GENCİN O FAKÜLTEDE ÖĞRENCİ OLDUĞUDUR..
İşte, benim ilmim, VAR OLAN; BİLİNEN ŞEYE TABİDİR...
Yani O GENÇ, FEN FAKÜLTESİNDE OKUDUĞU İÇİN, BEN DE ONU ÖYLECE BİLİR ve SÖYLERİM..
İŞTE ALLAH (C.C.) DA, GELECEĞİ DE GÖRDÜĞÜ VE BİLDİĞİ İÇİN BUNU “KADER” ADI ALTINDA YAZMIŞ..
Dolayısıyla, biz ( KADER-1' de dediğimiz gibi) KADERİMİZDE ÖYLE YAZIYOR OLDUĞU İÇİN FİİLLERİMİZİ YAPIYOR DEĞİLİZ; ALLAH BİZİM GELECEKTE NE YAPACAĞIMIZI GÖRDÜĞÜ VE BİLDİĞİ İÇİN “YAZMIŞ”
Bir başka örnek:
Peygamberimiz (s.a.v.) İstanbul’un fethini ve komutanını yüz yıllar önce müjdelemiş ve haber vermiştir. Zamanı gelince de dediği gibi çıkmış.. Şimdi, İstanbul, Peygamberimiz dediği için mi fethedildi, yoksa fethedileceğini bildiği için mi söyledi?..
O zaman Fatih Sultan Mehmet, yatsaydı, çalışmasaydı, ordular hazırlatıp savaşmasaydı yine olacak mıydı fetih?.. Demek ki Allah (c.c.) Fatih’in çalışıp İstanbul’u fethedeceğini biliyordu ve bunu elçisi Hz. Peygambere bildirdi.
Buradaki ince nokta: ALLAH BİLDİĞİ İÇİN YAPMIYORUZ; BİZ YAPACAĞIMIZ İÇİN ALLAH BİLİYOR..
ZATEN ALLAH’IN GELECEĞİ BİLMEMESİ DÜŞÜNÜLEMEZ.. BİLMESE veya BİLEMESE “YARATICI” OLAMAZ... değil mi?
BUNA NE GEREK VARDI? gibi bir vesvese verebilir nefis ve şeytan..
Biraz da onun üzerinde duralım inşaallah..
Bilindiği gibi; BU HAYATIN BİR GAYESİ VAR… BİZE VERİLEN HER NİMETİN DOLAYISIYLA, İMTİHAN BİTTİKTEN SONRA HESABI SORULACAK..
EĞER BİZ O NİMETLERİ, (gençlik, rızık, mal, hayat… vs) “O NİMETLERİ VERENİN” RIZASI DİARESİNDE KULLANMAYI BECEREBİLMİŞ İSEK; EBEDİ BİR HAYATTA, SONSUZ SAADET BİZİ BEKLİYOR DEMEKTİR..
AKSİ DURUMUNDA İSE; “EMANETE HIYANET” NETİCESİ, GELECEK CEZALARA DA HAZIRLIKLI OLMAK LAZIM..
Manava gittiğinizde 2 kg elma, 1 kg protakal istediğinizde, sizden, bunların karşılığı olarak BİR ÜCRET İSTEMESİNDEN daha doğal ne olabilir ki! Değil mi?
Bunun gibi de, BİZE VERİLEN BÜTÜN NİMETLERİNDE BİR KARŞILIĞI OLMALI O ZAMAN.. Mantıksal olarak da çıkan sonuç bu..
İşte onların karşılığı da SAĞLAM BİR İMAN ve BUNUN GETİRİSİ OLAN “İBADETLERDİR..” BUNLAR; YANİ YAPILAN İBADETLER İSE, BİZE DAHA ÖNCE VERİLMİŞ OLAN NİMETLERE BİR “TEŞEKKÜR” HÜKMÜNDEDİR..
Yoksa küçük bir kıyas yapıldığında, anlayacağız ki; bütün ömrümüz boyunca yaptığımız ibadetler; BİZE VERİLEN SADECE “GÖZ NİMETİNE” KARŞILIK OLAMAYACAK BOYUTTADIR..
Bize hediye edilen BASİT BİR KALEME, TEŞEKKÜR ETMEMEYİ, NEZAKET KURALLARINA “ZID” GÖREN ZİHNİYET; ELBETTE BİZE BUNCA İKRAMDA BULUNAN ALLAHA “TEŞEKKÜR ETME GEREĞİNİ” DE YERİNDE GÖRMELİDİR..
MADEM ALLAH BİZİM CENNETE VEYA CEHENNEME GİDECEĞİMİZİ BİLİYORDU, NEDEN O ZAMAN DÜNYAYA GÖNDERDİ? gibi bir soru gelebilir akıllara..
O da basit..
Risale-i Nur; bütün meseleleri halletmiş HAMDOLSUN; bize sadece OKUMAK ve ANLAMAK İÇİN BİRAZ GAYRET SARFETMEKTEN BAŞKA BİR ŞEY KALMAMIŞ..
Şimdi “ALLAH BİZİM CENNETLİK Mİ, CEHENNEMLİK Mİ OLDUĞUMUZU BİLİYOR” demiştik; “BİZİM NE YAPACAĞIMIZI BİLDİĞİ İÇİN…”
Eğer hiç dünyaya göndermeden; cennetlikleri cennete, cehennemlikleri cehenneme gönderseydi; CEHENNEMLİKLER İTİRAZ ETMEZLER MİYDİ; “BELKİ BİZ GÜZEL ŞEYLER YAPACAKTIK!” diye…
“Tembel ve kapasitesiz” bir öğrencinin, KALACAĞINI tahmin etmek, bir öğretmen için çok da zor bir şey olmasa gerek.. Biliyor yani, SINAVLARA GİRİNCE KÖTÜ SONUÇLAR ALACAK..
SINAVLARDAN ÖNCE “KALACAKSIN” HÜKMÜNE VERMEKTENSE; SINAVLARA ONU SOKAR VE BEKLENEN NETİCE ORTAYA ÇIKAR..
Sonuç itibari ile; KİMSE İTİRAZ ETMESİN DİYE; ALLAH BÜTÜN KULLARINI DÜNYAYA GÖNDERİYOR; KENDİLERİNE DE BUNU “TEYİD” ETTİRMEK İÇİN..
YANİ CEHENNEME GİDEN KİMSE DİYECEKMİŞ Kİ; “BEN BUNU GERÇEKTEN HAKETTİM”… İlahi kameralar SÜREKLİ kayıtta… KİMSE; HİÇBİR ŞEYE İTİRAZ EDEMEYECEK..
Dolayısıyla şu an vaktini, İMAN İLMİ ELDE ETMEK İÇİN, "NURUNALANUR SİTESİNDE" SARFEDEN BİZLERİN BU GÖRÜNTİLERİ DE KAYDEDİLİYOR…
BU KAYITLAR İÇİN; KİMBİLİR NE KADAR MUTLU OLACAĞIZ ORADA İNŞALLAH… DEĞİL Mİ Kİ GAYE ALLAHIN RIZASINI KAZANMAK..
O ZAMAN “GÜZEL POZLAR” VERMEK GEREKMEZ Mİ; AHİRET KAMERALARINA… Mesela; NAMAZ KILARKEN VERİLMİŞ POZLAR; KUR’AN OKURKEN.. KUR’ANIMIZI BİZE ANLATMAYA ÇALIŞAN ESERLERİ OKURKEN.. HAYIRLAR YAPARKEN.. vs.vs. gibi yani..
RABBİM; HEPİMİZE “BU POZLARI ÇOĞALTMAYI” NASİP EYLESİN..
İNŞALLAH BU POZLARIN “NURU ve PARLAKLIĞI”; GÖRÜNMESİNİ İSTEMEDİĞİMİZ KARELERİ DE SİLER, SÜPÜRÜR…
NE YAPARSAK “ŞİMDİ” YAPICAZ ARKADAŞLAR… BU DÜNYA “DAR-ÜL HİZMET” Yani HİZMET YERİ…
ÜCRET ve MÜKAFAT YERİ İSE “AHİRET YURDU”..
MADEM ORADA; “SADECE BURADAN GÖNDERDİKLERİMİZ OLACAK..”
O ZAMAN AZICIK DAHA DİKKATLİ OLMAK; NEFSİN ELİNDEN DİZGİNLERİ ALIP; RUHU KEMALATA KAMÇILAMAK İÇİN;
NEFSİN SÜREKLİ ÖTELEDİĞİ; “DAHA SONRA YAPARIZ” DEDİĞİ ZAMANLARA YETİŞME GARANTİMİZ OLMADIĞINI “İYİCE ANLAYIP”; “GÜN BUGÜNDÜR” MANTALİTESİ İSE, NE YAPILMASI GEREKİYORSA “GEÇ OLMADAN” YAPMAYA ÇALIŞMAK GEREKMEZ Mİ?..
Evet..TÜM BU AÇILIMLARDAN SONRA; daha önce bir arkadaşımızın kader ile ilgili bir soru soruyu da cevaplayıp; konumuza noktayı koyalım inşallah..
O arkadaşımızın sorusu şu idi:
BÜYÜ İLE KADER DEĞİŞİR Mİ?..
Kader için ne demiştik; “YAŞANAN ŞEYLERİN İLMEN YAZILMASI” idi değil mi?
Dolayısıyla; BÜYÜ DE “YAŞANANLAR” İÇİNDE OLDUĞU İÇİN, ZATEN O DA KADER DEFTERİNDE YAZILI BULUNACAK ÖYLEYSE...
Mesela diyelim ki; Benim; 1 sene sonrasını görebilecek bir kabiliyetim ve onu kaydedecek bir kameram olsa.. Bir sene sonra sizin başınıza gelebilecek bir kazayı kamerama kaydetmiş olsam…
Şimdi SİZ; BENİM O KAZAYI KAMERAYA KAYDETTİĞİM İÇİN Mİ KAZA YAPACAKSINIZ; YOKSA, BENİM GELECEĞE GİDİP; GERÇEKLEŞECEK OLAN BİR OLAYI KAYDETME YETENEĞİM OLDUĞU İÇİN Mİ KAYDETMİŞ OLURUM?
Kısacası; BÜYÜ İLE KADER DEĞİŞMEZ; KADER BÜYÜ HADİSESİNİ DE KAPSAR ÇÜNKÜ.. KADERDE O DA YAZILMIŞTIR; GELECEĞİ GÖRMEK VE BİLMEK VASITASIYLA..
EY RABBİMİZ!.. BİZLERİ; NEFİS ve ŞEYTANIN ŞERRİNDEN ve KABİR AZABINDAN ve CEHENNEM ATEŞİNDEN MUHAFAZA EYLE ve CENNETÜ’L-FİRDEVSTE MES’UD KIL!.... AMİN AMİN AMİN
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
24/2/2009 · Kategori: KADER
Öncelikle şunu bilmek gerekir ki; KADER; İLİMDİR…
Yani, Allah (cc), SONSUZ ve HERŞEYİ KUŞATAN İLMİYLE, BÜTÜN GEÇMİŞ ve GELECEĞİ “BİR NOKTA GİBİ” BİLİR ve GÖRÜR.
Bir diğer anlamda “ZAMAN KAVRAMI”, BİZ DÜNYALILAR İÇİN GEÇERLİ BİR KAVRAMDIR..
“GEÇMİŞ ve GELECEK KAVRAMLARI” bizim için geçerli bir kavramlar; GELECEK BİZCE MEÇHULDÜR; BİLİNMEYENLER ARASINDADIR.
Dolayısıyla ZAMAN KAVRAMINI YARATAN ALLAH; YARATTIĞI KANUNLARIN İÇİNDE DÜŞÜNÜLMEMELİDİR.
Bunu bir örnek ile anlamaya çalışalım..
Şimdi 5 cm karelik bir şekil çizelim.. bunun içinde “ŞİMDİKİ ZAMAN” yazalım..
Bu karenin 2 cm aralıkla SAĞINA yine aynı büyüklükte bir başka kare çizelim ve bunun içine “GELECEK ZAMAN” yazalım.
Aynı şekilde 2 cm aralıkla soluna çizdiğimiz aynı büyüklükteki karenin içine de “GEÇMİŞ ZAMAN” yazalım..
Önümüzde ikişer cm aralıklar ile 3 ADET 5’er cm’lik kareler oldu.. değil mi?
Elimizde 6 CM KARELİK BİR AYNA bulunduğunu farzedelim..
Elimizdeki aynayı ŞİMDİKİ ZAMANI kapsayacak yükseklikte tuttuğumuzda göreceğiz ki aynada sadece ŞİMDİKİ ZAMAN karesi var.. değil mi?
Biraz yukarı kaldırdığımızda GEÇMİŞ ZAMAN ve ŞİMDİKİ ZAMAN karelerini görürüz..
AYNAMIZI HER ÜÇ KAREYİ DE İÇİNE ALACAK YÜKSEKLİĞE ÇIKARDIĞIMIZDA ise bütün “ÜÇ ZAMANI” KAPSAYAN KARELERİ görmemiz mümkündür…
Temsili anladıysak şimdi HAKİKATE geçiyoruz inşallah..
Bizim için de; DÜNYA HAYATI BOYUNCA; “ÜÇ ZAMAN DİLİMİ” sözkonusu..
1-GEÇMİŞ ZAMAN.. Bunu ana hatları ile BİLİRİZ… Hiç olmazsa BİLİNÇ ALTIMIZDA KAYITLIDIR yani..
2- ŞİMDİKİ ZAMAN… Bu da yaşadığımız zamandır.. Bu zamanı da biliriz.
3- GELECEK ZAMAN… İşte BUNU BİLEMEYİZ..
BİZİM KAPASİTEMİZ; AYNANIN İKİNCİ HALİ OLAN “GEÇMİŞ ZAMANI” ve “ŞİMDİKİ ZAMANI” GÖREBİLECEK ÖLÇÜDE..
OYSA İLMİ HERŞEYİ KAPLAYAN ALLAH’(C.C.) İSE, HEM GEÇMİŞ ZAMANI, HEM ŞİMDİKİ ZAMANI, HEM DE GELECEK ZAMANI “AYNI ANDA GÖRÜR”
Geleceği bizim göremeyeceğimizi, ama ALLAH’IN SONSUZ İLMİ İLE BUNU DA GÖRDÜĞÜNÜ anlatmak istedik bu temsil ile..
Sıra geldi KADER MESELESİNE..
Kaderin esas anlamı Allah’ın, olmuş olacak her şeyi bilmesi demektir
En genel manada KADER; ALLAH’IN (C.C.), SONSUZ İLMİ İLE BİZİM GELECEKTE DE NE YAPACAĞIMIZI BİLDİĞİ İÇİN YAZDIĞI BİR İLİMDİR..
YANİ BİZ; ALLAH’IN KADERİMİZE YAZDIĞI İÇİN O AMELLERİ YAPIYOR DEĞİLİZ; ALLAH BİZİM GELECEKTE DE NE YAPACAĞIMIZI BİLDİĞİ İÇİN YAZMIŞ…
Dikkat edersek insan iradesini yok saymıyor. Bilmek ayrı yapmak ayrıdır. Bilen Allah’tır, yapan kuldur.
Tabii kaderin bir başka boyutu da var.. o ne?
Her insan vicdanen bilir ki, kendisinde İKİ AYRI HAREKET, İKİ AYRI FİİL SÖZKONUSU..
Bir kısmı İHTİYARî, yani KENDİ İSTEĞİYLE, İRADESİYLE ortaya çıkıyor.
Diğer kısmı ise IZDIRARî; yani TAMAMEN ONUN ARZUSU, İRADESİ DIŞINDA CEREYAN EDİYOR..
Meselâ; konuşması, susması, oturması, kalkması BİRİNCİ GRUBA;
Kalbinin çarpması, boyunun uzaması, saçının ağarması da İKİNCİ GRUBA giren fiillerden.
O BİRİNCİ GRUP İŞLERDE; İSTEMEK BİZDEN, YARATMAK İSE ALLAHTANDIR.
Yâni, biz cüzi irademizle neyi tercih ediyor, neye karar veriyorsak Cenâb-ı hak mutlak iradesiyle onu yaratıyor.
İKİNCİ TİP FİİLERDE ise BİZİM İRADEMİZİN SÖZ HAKKI YOK. Dileyen de yaratan da Cenâb-ı Hak. BİZ BU İKİNCİ GRUBA GİREN İŞLERDEN SORUMLU DEĞİLİZ..
Yâni, âhirette boyumuzdan, rengimizden, ırkımızdan, cinsiyetimizden yahut dünyaya geldiğimiz asırdan sorguya çekilmeyeceğiz.
Kalbimiz çarpıyor, kanımız temizleniyor, hücrelerimiz büyüyor, çoğalıyor, ölüyor. Vücudumuzda, bizim bilmediğimiz birçok işler yapılıyor. Bunların hiçbirini yapan biz değiliz. Uyuduğumuz zaman bile bu tür faaliyetler devam ediyor.
Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki, KENDİ İSTEĞİMİZLE YAPTIĞIMIZ İŞLER DE VAR. Yemek, içmek, konuşmak, yürümek gibi fiillerde karar veren biziz. Zayıf da olsa bir irademiz, az da olsa bir ilmimiz, cılız da olsa bir gücümüz var.
YOL KAVŞAĞINDA HANGİ YOLDAN GİDECEĞİMİZE “KENDİMİZ” KARAR VERİYORUZ. HAYAT İSE, “YOL KAVŞALARIYLA” DOLUDUR..
Şu halde, BİLEREK TERCİH ETTİĞİMİZ, HİÇBİR ZORLAMAYA MARUZ KALMAKSIZIN KARAR VERİP İŞLEDİĞİMİZ BİR SUÇU KENDİMİZDEN BAŞKA KİME YÜKLEYEBİLİRİZ?
İnsanın cüz-i ihtiyari adı verilen iradesi, önemsiz gibi görülmekle beraber, kainatta geçerli olan kanunlardan istifade ederek BÜYÜK İŞLERİN MEYDANA GELMESİNE sebep olmaktadır.
Bunu bir örnek ile aklımıza yaklaştırmaya çalışalım inşaallah
Bir apartmanın üst katının İKRAMLARLA; bodrum katının ise İŞKENCE ALETLERİYLE dolu olduğunu ve bir şahsın bu apartmanın asansörü içerisinde bulunduğunu farz ediniz.
Kendisine, APARTMANIN BU VAZİYETİ DAHA ÖNCE ANLATILMIŞ bulunan bu zat, üst katın düğmesine bastığında İKRAMLARA KAVUŞACAK, alt katın düğmesine bastığında ise AZABA ULAŞACAKTIR.
Burada İRADENİN YAPTIĞI TEK ŞEY; SADECE “HANGİ DÜĞMEYE BASILACAĞINA” KARAR VERMESİ ve TEŞEBBÜSE GEÇMESİDİR..
ASANSÖR ise, O ZATIN KUDRET ve İRADESİYLE DEĞİL, BELİRLİ FİZİK ve MEKANİK KANUNLARLA hareket etmektedir.
Yani, İNSAN ÜST KATA KENDİ İKTİDARIYLA ÇIKMADIĞI gibi, ALT KATA DA KENDİ İKTİDARIYLE İNMEMEKTEDİR…
Bununla beraber ASANSÖRÜN “NEREYE GİDECEĞİNİN” TAYİNİ, İÇİNDEKİ ŞAHSIN İRADESİNE BIRAKILMIŞTIR...
İnsanın kendi iradesiyle yaptığı bütün işler, bu ölçüyle değerlendirilebilir.
Mesela; CENAB-I HAK, MEYHANEYE GİTMENİN “HARAM”, CAMİYE GİTMENİN İSE “FAZİLETLİ” OLDUĞUNU İNSANLARA BİLDİRMİŞ BULUNMAKTADIR.
İNSAN BEDENİ İSE “KENDİ İRADESİYLE”, -misaldeki asansör gibi- HER İKİ YERE DE GİTMEYE MÜSAİT BİR YAPIDADIR..
Kainattaki faaliyetlerde olduğu gibi, beden içindeki faaliyetlerde de insanın iradesi söz konusu olmamakta ve insan bedeni,KÜLLİ KANUN adı verilen ilahi kanunlarla hareket etmektedir.
Fakat ONUN NEREYE GİDECEĞİNİN TAYİNİ, İNSANIN İRADE ve İHTİYARINA BIRAKILMIŞTIR
O HANGİ DÜĞMEYE BASARSA, yani NEREYE GİTMEK İSTERSE, BEDEN ORAYA DOĞRU HAREKET ETMEKTE, DOLAYISIYLA DA GİDECEĞİ YERİN MÜKAFATI veya CEZASI O İNSANA AİT OLMAKTADIR
Dikkat edilirse, KADERİ BAHANE EDEREK, “BENİM NE SUÇUM VAR”” DİYEN KİŞİNİN, “İRADEYİ” YOK SAYDIĞI GÖRÜLÜR
Eğer insan, “rüzgarın önünde sürüklenen bir yaprak” ise, seçme kabiliyeti yoksa, yaptığından mesul değilse, O ZAMAN, SUÇUN NE MANASI KALIR?
Böyle diyen kişi, BİR HAKSIZLIĞA UĞRADIĞI ZAMAN, MAHKEMEYE MÜRACAAT ETMİYOR MU?..
Halbuki, anlayışına göre şöyle düşünmesi gerekirdi:
“Bu adam benim evimi yaktı, namusuma dil uzattı, çocuğumu öldürdü, AMA MAZURDUR.. KADERİNDE BU FİİLLERİ İŞLEMEK VARMIŞ, NE YAPSIN ADAMCAĞIZ, BAŞKA TÜRLÜ DAVRANMAK ELİNDEN GELMEZDİ Kİ.”
Hakkı çiğnenenler gerçekten böyle mi düşünüyorlar?
İnsan yaptığından sorumlu olmasaydı, “İYİ” ve “KÖTÜ” kelimeleri manasız olurdu. Kahramanları takdire, hainleri aşağılamaya gerek kalmazdı.
Çünkü, HER İKİSİ DE YAPTIĞINI “İSTEYEREK YAPMAMIŞ” olurlardı. Halbuki hiç kimse böyle iddialarda bulunmaz.
VİCDANEN HER İNSAN; YAPTIKLARINDAN SORUMLU OLDUĞUNU ve RÜZGARIN ÖNÜNDE BİR YAPRAK OLMADIĞINI KABUL EDER..
EN ÖNEMLİ GERÇEK ŞU: Biz HER TÜRLÜ İŞİMİZDE, FİİLİMİZDE KADERİN MAHKUMU DEĞİLİZ!...
İhtiyarî fiillerde, yani kendi irademizle yaptığımız işlerde SERBEST BIRAKILMIŞIZ. Bunu vicdanen biliyoruz. Bu fiillerde isteyen biziz, yaratan ise Cenâb-ı hak...
Zaten dünyaya imtihan için gönderilmiş olmamız da bunu gerektirmiyor mu?..
İmtihana giren bir aday dilediği salonda imtihan olamaz. İmtihanı istediği saatte başlatamaz ve sona erdiremez. Soruların puanlamasını kendi tayin edemez.
Bütün bunlar, ONU İMTİHAN EDEN KİMSENİN TAYİNİ ve TESPİTİ İLEDİR.
Fakat, İMTİHAN BAŞLADIKTAN SONRA, CEVAPLARI DİLEDİĞİ GİBİ VERİR.. İMTİHAN SÜRESİNCE KENDİSİNE MÜDAHALE EDİLMEZ..
AKSİ HALDE BUNA “İMTİHAN” DENMEZ.. değil mi?..
Bu dersimizde KADER KONUSUNA noktayı koyuyoruz. KADER-2 adlı dersimizde de
inşallah ilginç birkaç soruya cevap bulacağız birlikte..
EY RABBİMİZ!.. BİZLERİ; NEFİS ve ŞEYTANIN ŞERRİNDEN ve KABİR AZABINDAN ve CEHENNEM ATEŞİNDEN MUHAFAZA EYLE ve CENNETÜ’L-FİRDEVSTE MES’UD KIL!.... AMİN AMİN AMİN
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
22/2/2009 · Kategori: KADER
Bu dünya hikmet diyarı, imtihan meydanı, tecrübe mahalli olduğu için, Esma-i İlahinin her birinin hadsiz tecelliyatına medar olunması için, Rabbimiz külli iradesini, kulun cüz'i iradesine bağlamış.(ızdırari kader denilen, insanın iradesi haricinde olan ve insanın mesuliyeti olmayan işler dışında)
Yani kul neyi tercih ederse Allah onu yaratır. Hayır ve şer fark etmez.
Külli irade: halk yani yaratma, cüz'i iradeye kesb: yani birşeyi elde etmek için tercih yapma, düğmeye basma gibi.
Kolaylaştıracak bir misal verirsek (temsilde hata olmasın):
Öğretmen test imtihanı yapar. Bütün sualleri yazan öğretmen, bütün cevapları yazan öğretmendir. Doğru cevabı yazan öğretmen yanlış şıkları yazan yine öğretmendir. Talebeden beklenilen ise, doğru şıkları işaretlemesidir. Talebe doğru şıkları işaretlediğinde meziyet aslında yine öğretmenindir. Cahil talebeyi, bilen talebe yapan odur. Talebe yanlış yaparsa kabahat kendisinindir.
Üstadımızın cüz'i ihtiyarisini bırakma meselesi ise:
Önce verilen cümlenin gerisine gidelim. Manayı tam görelim:
İhtiyaç dairesi, nazar dairesi kadar büyüktür, geniştir.
Hattâ hayal nereye gitse, ihtiyaç dairesi dahi oraya gider. Orada da hacet vardır. Belki her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan, ihtiyaçta vardır. Elde bulunmayan ise hadsizdir.
Halbuki daire-i iktidar, kısa elimin dairesi kadar kısa ve dardır.
Demek fakr u ihtiyaçlarım, dünya kadardır.
Sermayem ise, cüz’-i lâ-yetecezza gibi cüz’î bir şeydir.
İşte şu cihan kadar ve milyarlar ile ancak istihsal edilen hacet nerede? Ve bu beş paralık cüz’-i ihtiyarî nerede? Bununla onların mübayaasına gidilmez. Bununla onlar kazanılmaz. Öyle ise başka bir çare aramak gerektir.
O çare ise şudur ki: O cüz’-i ihtiyarîden dahi vazgeçip, irade-i İlahiyeye işini bırakıp, kendi havl ü kuvvetinden teberri edip, Cenab-ı Hakk’ın havl ü kuvvetine iltica ederek hakikat-ı tevekküle yapışmaktır. Ya Rab! Madem çare-i necat budur. Senin yolunda o cüz’-i ihtiyarîden vazgeçiyorum ve enaniyetimden teberri ediyorum.
Sönük fenerimle görünen şu ki:
İnsanın cüz'i iradesi mahiyetini unutur. Enaniyet onu aldatır. Mevhum rububiyet, mevhum kudret, mevhum ilim ve irade, mevhum malikiyet ile her şeye sahip ve malik olduğunu zanneder. Mahiyetine bakınca, ihtiyaç dairesinin sonsuz, kudretinin ise kısa ve güçsüz; fakirliğinin kainat kadar, sermayesi ise atom kadar küçük olduğunu görür. Bütün kainatı birden ve umumen istediği halde, elde etmesinin imkansızlığını görür. Ama o istek ve gaye ile yaratıldığını görür. O zaman başka bir çaresi olmalıdır. Çare görünür. Hakikat-ı tevekküle yapışmak. Yani kesreti bırakıp vahdete gelmek, faniden yüzünü bakiye çevirmek, müntehadan mebdee dönmek... yani nefs ve enaniyetin hedef ve gayelerini, istek ve arzularını terk edip, yüzünü topraktan güneşe çevirmektir.
Evet, herkim ki rahmetin nihayetsiz denizini bulsa, elbette bir katre serab hükmünde olan cüz’-i ihtiyarına itimad etmez; rahmeti bırakıp ona müracaat etmez…
Cenab-ı Hakk’ı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanır?” Yani: “Onu bulan herşey’i bulur; Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına bela bulur.
Bir de şu mana hatırıma geliyor. Her hadisede önümüzde iki yol beliriyor. Biri hayr, güzel yani Rahmani, diğeri de şer, çirkin ve nefsani... İnsanın nefs ve enesi daima şer ve çirkin tarafa meyillidir. Çünki kolaydır, lezzeti peşindir, meşakkati az, ücreti aceledir. Namaz kılmamak ne kadar kolay, kılmak ise ne kadar zordur. Harama bakmak ne kadar kolay, bakmamak ne kadar zordur. İşte bu noktada insan cüz'i ihtiyarisini daima Rahmani tarafa kullanırsa, o zaman cüz'i ihtiyarisini bırakmış ve enaniyetinden teberri etmiş olur.
Bir Zât-ı Kerim, ihsanıyla bizi gayet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise, ihsan edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana, kurbiyet ister ve görmek taleb eder. Öyle ise, herbirimiz istidadımıza göre o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz.
Ey zühremisal! Sen gidiyorsun, fakat çiçek olarak git. İşte gittin. Terakki ede ede, tâ bir mertebe-i külliyeye geldin. Güya bütün çiçeklerin hükmüne geçtin.
Halbuki zühre, kesif bir âyinedir. Onda ziyadaki yedi renk inhilal ve inkisar eder. Şemsin aksini gizler. Sen, sevdiğin Güneş’in yüzünü görmekte muvaffak olamazsın. Çünki kayıdlı olan renkler, hususiyetler dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor. Sen şu halde suretlerin, berzahların ortaya girmesiyle neş’et eden firaktan kurtulamazsın.
Lâkin bir şart ile kurtulabilirsin ki, sen kendi nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın ve nefsin mehasini ile telezzüz ve iftihar eden nazarını çekesin, gökyüzündeki Güneş’in yüzüne atasın.
Hem başaşağı celb-i rızık için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki Şems’e çeviresin. Çünki sen, onun âyinesisin. Vazifen, âyinedarlıktır. Bilsen, bilmesen, hazine-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir.
Evet nasıl bir çiçek, Güneş’in küçücük bir âyinesidir. Şu koca Güneş dahi gök denizinde Şems-i Ezelî’nin “Nur” isminden tecelli eden bir lem’anın katre-misal bir âyinesidir.
Ey kalb-i insanî! Sen, nasıl bir Güneş’in âyinesi olduğunu bundan bil. Bu şartı yaptıktan sonra kemalini bulursun.
Lâkin eğer enaniyeti bıraksa, hayrı ve vücudu tevfik-i İlahiyeden istese, şer ve tahribden ve nefse itimaddan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa; o vakit يُبَدِّلُ اللّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılab eder. Ahsen-i takvim kıymetini alır, a’lâ-yı illiyyîne çıkar.
Ey nefis! Mükerreren söylediğimiz gibi; insan, şecere-i hilkatin meyvesi olduğundan, meyve gibi en uzak ve en câmi’ ve umuma bakar ve umumun cihet-ül vahdetini içinde saklar bir kalb çekirdeğini taşıyan ve yüzü kesrete, fenaya, dünyaya bakan bir mahluktur.
Ubudiyet ise, onun yüzünü fenadan bekaya, halktan Hakk’a, kesretten vahdete, müntehadan mebde’e çeviren bir hayt-ı vuslat, yahut mebde’ ve münteha ortasında bir nokta-i ittisaldir.
Nasılki tohum olacak kıymettar bir meyve-i zîşuur, ağacın altındaki zîruhlara baksa, güzelliğine güvense, kendini onların ellerine atsa veya gaflet edip düşse, onların ellerine düşecek, parçalanacak, âdi bir tek meyve gibi zayi’ olacak.
Eğer o meyve, nokta-i istinadını bulsa, içindeki çekirdek, bütün ağacın cihet-ül vahdetini tutmakla beraber ağacın bekasına ve hakikatının devamına vasıta olacağını düşünebilse, o vakit o tek meyve içinde birtek çekirdek, bir hakikat-ı külliye-i daimeye, bir ömr-ü bâki içinde mazhar oluyor.
Öyle de: İnsan, eğer kesrete dalıp kâinat içinde boğulup dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasarete düşer. Hem fena, hem fâni, hem ademe düşer. Hem manen kendini i’dam eder.
Eğer lisan-ı Kur’andan kalb kulağıyla iman derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubudiyetin mi’racıyla arş-ı kemalâta çıkabilir. Bâki bir insan olur.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
22/2/2009 · Kategori: KADER
Kadere iman rüknü, imanın son mertebesi olduğu için, Kader meselesinde derinleşmenin yolu, başta Allaha imanın inkişafından geçiyor. Allaha iman, esma-i İlahiyenin tecellileri adedince mertebeleri var. Bu mertebeler de, terakki ettikçe, insanın ufku açılıyor. Teslim ve tevekküle ulaşıyor.Vazifesini yapıyor, vazife-i İlahiyeye karışmıyor.
Mesela: Allahın Adil olduğuna, imanı arttıkça, Kainattaki her hadisenin, mutlaka bir adalet cihetini görüyor, tefekkürle temaşa ediyor.
Rahim isminde terakki ettikçe en küçük varlıktan, en büyüğüne kadar hepsine karşı merhamet ve şefkatları, münasip rızık,elbise,talim, müdafaa silahı ve terhisleri görünce.. her şeyi kuşatan bu merhametin, insanı toprak altında bırakmayacağına, daha güzel bir alemde, hadsiz nimetlere mazhar edeceğine, şuhuda yakın bir yakin-i imaniye hissediyor.Gözleri yaşlı, secde ediyor.
Hakim isminde terakki ettikçe, her varlıkdaki hikmetler, faydalar, gayeleri görünce..insanın hikmetsiz, gayesiz, başıboş olamıyacağına inandığı gibi, iyiliklere mükafat, fenalıklara ceza verilmesinin, hikmetin ve adaletin gereği olduğuna iman ederek, tasdikle başını eğiyor. Ve hakeza.. Sair esma ve hadsiz tecellileri, kıyas edilebilir. İşte bu manalarda terakki olunca, insanın aleminde sorular, şübheler kalmıyor.
Sadaka ve dua ile ömür uzar mı?
Peygamberimiz söylemiş, Amenna ve Sadakna. Ama her dua eden ve sadaka verene mi?
Daha önce ki yazılarda kardeşler cevap vermişler. Alimler demişler : Ömrün uzamasından maksat senesi, günü değil, bereketi artar, demişler. Kadir gecesi gibi, bir gece 80 seneye mukabil geldiği gibi. Üstadımız bu mananın kabulüyle beraber, Allahın İlim Defterinin iki kısım olduğunu, Levh-i Mahfuz olan Azami İlim Defterinin Umumi olarak değişmediğini, Levh-i Mahfuzun cüzleri olan İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin de, özellikle Kitab-ı Mübinde şartların bulunduğu.. şartlara riayetin veya riayetsizliğin, uymanın veya uymamanın neticeye tesiri olduğunu ifade etmiş. Kader, kaza ve ata kanunları.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
22/2/2009 · Kategori: KADER
Bir Kader Değiştirme Tatbikatı
Alim ve fazıl bir Zatın yanına, birisi sızlanarak gelir. Bir suali olduğunu ve içinden çıkamadığını söyler.
Alim Zat: Buyur efendi.Çekinme sor. der.
Dertli adam der: Hocam, ben içki içiyorum. Bu kaderimde olmasaydı, ben içmezdim. Madem kaderimde var. Benim ne kabahatim var.
Alim Zat, şefkatle, ikna edici ne cevaplar verse de, karşısındaki papağan gibi aynı şeyleri tekrarlamakta: Madem kaderimde var. Benim ne kabahatim var.
Alim Zat bakar ki, bu adam bundan anlamıyor. Birden kaşları çatılır. Şiddetle bağırır: Sıva kollarını...
Adam şaşkınlıkla Alime bakar. Alim Zat aynı kararlılık ve sertlikle tekrar eder: Sıva kollarını...
Adam gayr-ı ihtiyari düğmelerini açar ve kollarını sıvar. Alim Zat kolundan tutar ve Lavabonun önüne getirir. Ellerini yıka der, aynı sertlikle.. Adam ellerini yıkar. Ağzına su ver, burnuna su çek, yüzünü yıka... Abdesti aldırır. Havlu ile kurulattıktan sonra, seccadeyi serer.
Aynı sert ifade ile : İki rekat Namaz KIL. emreder. Adam çaresiz, namazı kılar ve selam verir.
Bakar ki Alim Zat tatlı bir tebessüm ve ferahla der:
Kardeşim, KADERİNİ DEĞİŞTİRDİK. BUNDAN SONRA SENİN KADERİNDE NAMAZ KILMAK VAR.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::
Blogcu ile yapıldı