31/7/2009 · Kategori: KISISEL GELISIM

YATIRIM OLARAK VERMEK

Verebilmek zordur. Verince azalır korkusuyla biriktirme hastalığına yakalanıp, dur durak bilmeden hayatımızı bir yığınak haline getirmek aslında bizi azaltır.

Öte yandan, biriktirme kadar vermenin de narsistik bir yönü vardır. İyilik yapıp denize atmak yerine "ne verip ne alacağım" denklemi, vermenin büyüsünü bozar. Vermek, almak içindir artık.

Bu denklem bir kez kurulunca alacağımıza dikkat kesiliriz. Beni takdir edecek mi? Karşılığını nasıl ve ne zaman alacağım? Vermek artık başkası için değil, narsistik yatırım için yalnızca bir sermayedir. Verebilecek şeylere "sahip olduğumuzun" kibri de alttan alta uğuldar. Gurur ve kibre düşmek için verebilmekten daha iyi bir fırsat var mıdır?

"Al gülüm ver gülüm"e bürünen vericilik, aylar yıllar geçer içimizde dikenlere dönüşür. Kıymetimizi kimse bilememiştir. Verdiklerimizin en ufak karşılığını alamamışızdır. Biz kendimizi başkalarına adarken, kimse bizim için kılını bile kıpırdatmamıştır. Kendimize acıyıp zavallı gibi algılarız. Verdiklerimiz boşa gitmiş gibidir. Vericiliğimizin pişmanlığı yakamıza yapışır. Peki, sorunumuz nedir?

Farkında olmadan, bize minnet edilmesini beklemişizdir. Yaptığımız iyilikleri ne denizlere atabilmiş, ne de ahirete yollayabilmişizdir. "Ben size rızkı veriyorum. Benim malımdan benim abdime vermekte minnetiniz yoktur." emrine muhalif davranmışızdır. Verdiklerimizin karşılığını O'ndan değil, verdiklerimizden alma beklentisine girmişizdir.

Şunu sorsak ne iyi ederiz: İnsan neyi vermektedir? Verdiğimizi düşündüğümüz her şey O'nundur, O'na aittir. Başkasına olan ilgimiz, kalbimizde uyanan şefkat ve merhamet, içimizde uyanan yardım isteği sahiden bize mi aittir? Sevdiğimize verdiğimiz papatya kimin sanatıdır, yapraklarında kimin güzelliğinin tecellisi tebessüm etmektedir?

Hangi anne-baba kalbinde şefkat olmasaydı çocuklarının başında uykusuz geceler geçirebilirdi? Bizi başkalarının yardımına koşturan her güzel duygu O'nun içimizde yarattığı bir fiil değil midir? İçimizde yaratılmış merhamet duygusu olmasa aç bir kediye sütü niye verelim ki? Acıkma hissi ile yiyeceklere yöneldiğimiz gibi, Yaratıcı'nın içimize koyduğu çeşit çeşit duygularla başkalarına yöneliriz. İçimize doluşan güzel duygular önümüze düşer, biz de onların peşi sıra gideriz. Yaptığımız yapacağımız budur. O'nun bize verdiklerini yine O'nun bize verdiği verme isteğiyle başkalarına veririz. O kadar!

Oysa verdikçe, şeytan, "Ben, benim, bana ait" sözcüklerini kullanıma sokmak ister. Şeytan fısıldar: "Seni ben büyüttüm, seni ben adam ettim, ben olmasaydım halin nice olurdu, benim sayemde..." Kimi zaman da biz kendimiz söyleriz: "Sen olmasaydın ne yapardım?" Yaratıcı bir kapıyı kapatır, başka kapıyı açar halbuki. Bu, vesileleri görmezden gelmek değildir. Vesile olanların da teşekkür ve kıymet verilme hakkı vardır elbet. Sorun verirken kendimizi alırken vereni ilahlaştırmamızdır.

Vermenin narsistik hazzına tutulmak bize vermenin sınırlarını da zorlatır: Sınırsızca vermek. Fütursuzca. Ancak Yaratıcı yine imdadımıza yetişir ve vermenin sınırını belirler: Makbul olan vermek "sadakaya muhtaç olmayacak derecede sadaka vermektir".

Hamile ve loğusa kadınların envaiçeşit yiyeceklerle beslenmesi nasıl ki çocuklarına karşı bencilce davranmak değilse; uçakta kabin basıncı düşünce otomatik olarak açılan oksijen maskesini önce yanımızdaki çocuğa değil de kendimize takmak da bencillik değildir. Maskeyi önce çocuğumuza takarak kendimizi ona feda edelim derken, kendimizi bize muhtaç çocuğumuzdan mahrum ederiz. Beslenmeyi maddi beslenmeden öteye taşırsak; ruhsal, duygusal beslenmemiz, kendimizi çok yönlü geliştirme uğraşılarımız başkalarına vericiliğimizin devamı için elzemdir. Verecek şeylerimiz varsa verebiliriz çünkü (Elbette başkaları için veya bir ideal uğruna hayatlarımızı feda edecek kadar verici olabileceğimiz durumlar vardır ve bunlar bahsimizden hariçtir).

Verirken aklımızın bir köşesinde dursa iyi olacak diğer bir ölçüyü daha çıkarır ayetten Nursi: "Öyle adama veresin ki, nafakasına sarf etsin. Yoksa sefahate sarf edenlere sadaka makbul olmaz."

Bize verilenlerden vermek, ihtiyacımız olan diğer bir ölçüdür. Babamdan sıkça duyduğum gibi, "El kesesinden kabadayılık yapmak kolaydır." Bize verilenlerden vermekse zor.

Verdiklerimizin karşılığını O'ndan daha adil, O'ndan daha cömert kim verebilir ki? O zaman niye acele edelim! Şunun şurasında topu topu kaç yıl yaşıyoruz şu dünyada? Az biraz beklesek O'nun için ve O'nun adına verdiklerimizin karşılığını öyle bir bulacağız ki, muhtemelen çok mahcup olacağız. Beklemeye değmez mi?

Mustafa Ulusoy

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

12/7/2009 · Kategori: KISISEL GELISIM

İstişare Nedir?

 

*Uhuvvet risalesi istisare risalesidir.

*Istisare, akil danismak demektir.

 

İstişare nicin ve ne zaman yapilir?

 

*Istisare süresince zihinler belli bir konuya inhisar edebilirler. Bir meseleye yogun bir sekilde hasr-i nazar etmekle o mesele üzerine ilham kapisi acilir, mesele bize inkisafa baslar. Iki dakika bir seye bakmak, on saat bir seye bakmak, ama konsantre olarak. Üstad hazretleri ihtiyacin tahrikiyle münhasiran Kur’ana hasr-ı nazar etmesi, ona ilham kapisinin acilmasinin asil sebebidir.

 

*Istisare ictihad icin yapilir. Ictihat, en ulvi, en asil manayi cikarma gayreti demektir. (Peygamber ASM, himmetinizi ulvi seye hasrediniz, buyurmaktadir.)

 

*Kafada olusan bir fikrin itminani icin yapilir. Tecrübelerden istifade etmek maksattir. Zira tecrübesi yapilmis ilim ve hikmet yakin vermesinden amele nazirdir. Amel isim verir, marifet silsilesi bunu iktiza eder. Hidayet bu silsile üzerinedir. Insan tesrik-i mesaide bulundugu kimselere göre kendini tanir. Mümin müminin ayinesidir, demek ayinede insan kendini görür. Iyi huylu kimselerle tesrik-i mesai insanda iyi akseder. Güzel hasletler nur gibidir, in’ikas etmek şe’nidir. Bir meslekte inkisaf etmek de buna baglidir. O meslegin erbabiyla gidis gelisi olmasi lazim. Bu münasebet tesvikci hükmüne gecer.

 

*Istirak edenlerin nokta-i nazarlari acikca ifade edildiginden, kalplerdeki sermaye-i seytan olan pesin hükümler bertaraf edilir ve kalblerin birbirine isinmasina zemin hazirlanmis olur. Biribirine sila-i rahim temin edilmis olur. Sahs-i manevinin önü acilmis olur.

 

*Istisare, muhataplarin yapilacak işe iştiraklerini ve katkilarini saglamak icin yapilir. Istisare neticesinde muvaffakiyetle yapilan bir hizmet, “hep birlikte bu hizmeti yaptik“ hissini her bir ferde intikal icindir.

 

*Neticesinde istirak edenleri birbirine karsi sogukluk veren görüsme, müzakere degil münakasadir. Bunun adi kavgadir. Bu kavganin asil sebebi pesinhükmün halitasi olan su-i zan, adem-i itimat, talep ve iddiadir. Caresi: Muhatabini alaka göstererek dinleyebilmektir. Sadece dinleyebilmek. Muhatabina “anlasildigi“ hissini verebilmektir. Tashih etmek, nasihat etmek, akil vermek, cözüm üretmek degil.

 

*Istisaresi olan meselenin istiharesi olmaz. Ehli hakikat rüya ile amel etmez. 28. Mektupta, “Hayalatlara karsi kapisi acik olan rüyalari tahkiki bir surette mevzubahs etmek tahkik meslegine muvafik gelmez.“ buyuruluyor. Istisare istihareden önde gelir. Istihare “yardim istemek“ demektir.

 

*Demek istisare ihtiyac hissedildigi zaman yapilabilecegi gibi istifham hasil oldugu zaman itminan icin dahi yapilir. Namaz sonrasi istisare makamidir. Risale-i Nur dersleri iman ve İslamiyet hakikatleri üzerine bir istisare meclisidir.

 

Istisare kimlerle yapilabilir?

 

*Kendisiyle istisare yapilacak kimse dogru sözlü olmalidir.  

“Kizb, hakaik-i İlahiyeye iftiradir.“ (Münazarat)

 

*Itikadi düzgün olmali. Yani hayat-i dünyeviyeyi hayat-i uhreviyeye tercih etmemeli. Helala harama dikkat etmeli. Basta namaz ibadete daim olmali. Üstad hazretleri: “mütedeyyin hekimlerin tavsiyesi cok mühimdir.“ buyuruyor. 23. Lemada da “terk-i ibadet, kainatin kemalatini inkardir.“ der.

 

*Istisareye katilan kimse kendi akli ile konusmali, kendi kanaatinin ve nokta-i nazarinin tercümani olmali. Baskalari namina veya varsayimlarla genellestirerek konusmak istisare rüsdünü selbeder.

 

*Istisare hemfikir olanlarla yapilir. Yani tartisma, münakasa seklinde istisare olmaz. Uhuvvet Risalesinde Üstad hazretleri “maksat ve gayede ittifak“dan bahsediyor. Herkesin hizmet icerisinde ihatasi ve ona mebni sorumluluk hissettigi saha degisik olabiliyor. Istidat, izdirar ve ihtiyacin seyrine göre istisare edebilecek kimseler de tebarüz ederler. Ayni meseleyi aleminde derd etmeyen kimselerle istisare yerinde ve makaminda yapilan bir istisare degildir.

 

*Kin ve garazdan âri, herseyin güzel cihetine bakan hüsn-ü zan sahibi güzel ahlakli olanlarla istisare etmek gerektir. Zira kin, garaz, pesin hükümden azade olamaz ki emniyet versin. 24. Lem’ada Üstad hazretleri “hürmet-i mütekabile, emniyet-i mütekabile, muhabbet-i mütekabile“ beraberligin sarti olarak zikrediyor. Karsilikli hürmet, emniyet veya muhabbetin bittigi yerde müştereklik biter. Ayrica kisi kizarak baktigi kimseden sudur eden iyilikleri, severek baktigi kimsenin de fenaliklarini göremez. Böyle bir göz, hüküm verme makami degildir. (Uhuvvet R.) Bu ifade insana sadece hüsn-ü zan etme salahiyetini birakiyor. Su-i zan su-i ahlaktan neset eder. Güzel ahlakli oldugundan güzel seyler düsünür, herseyin güzel cihetini görür. Hakikati tanir. Hakikat ise güzeldir. (8. Söz) Hakikatin güzelligini tanimakla hakikat sahibinin rahmetine müstehak olur, teshilat görür, rahat eder.

 

*Kendisiyle istisare yapilacak kimse Kuran, Hadis, ve Risale-i Nur üzerine ihtisas sahibi olmali. Ayet-ül Kübranin mukaddemesinde ihtisas sahasi olmayan bir mevzuda bir kimsenin hükmü, baska bir meslekte mütehassis dahi olsa, itibara alinmaz, buyrulmaktadir.

 

*Bir kardesin medar-i teaccüp bir halini baskalariyla istisare degil, bizzat kendisine hususi olarak hikmetini sormak gerektir, toplum icerisinde degil. 19. Lem’ada Abdullah ibn ömer RA. misali, sahabe ahlakini gösteriyor. Istifhamin ve su-i zannin en keskin tedbiri budur.

 

*Kamil insan istisare eden kimse demektir.

 

Istisare nasil yapilmali?

 

*Istisare yaparken, muhatabina hürmetkar olmali, bu da onun sözünün bitimine kadar dinleyebilmek demektir.

 

*Yeri geldikce muhataba “siz bu konuda ne düşünüyorsunuz“ şeklinde soru yönelterek fikrini almalı. Bu hal muhatabı konunun içinde tutar.

 

*Muhatabinla kendisinden dolayi rahatsiz olunan bir meseleyi konuşurken:

 

“sen” zamiriyle baslayan cümleler yerine “ben” zamiriyle baslayan cümlelere itina gösterilmeli,

 

Incitici, tenkitci, tahkir eden, emreden uslup kullanilmamali

                    

ders verir gibi bilgic taviriyla akil hocaligi yapilmamali

 

talep ve iddiada bulunulmamali

 

sadece akla kapi acip ihtiyari elden almayacak bir uslup takip edilmeli,

 

vela teteemmer ala seyyidik hadisinin emriyle, ses tonu muhatabinkindan asagi tutumali,

 

*muhatabin tarz-i telakkisini nazara almak, yani kellimin nasi ala kaderi ukulihim, yani hem kelimeler hem de temsiller bakimindan muhatabin anlayabilecegi sekilde konusmak.

 

*Üstad hazretlerine lugatce icin talebelerin teklifine tavri: dinlemedi, anlamadi, begenmedi istifhamini bertaraf ettikten sonra, amma baglacindan sonra kendi nokta-i nazarini beyan etmesi, sihhatli bir müzakerenin devami icin cok önemli bir uslup. Kendi nokta-I nazarini arzederken münasebetleri kurdurmayi esas almak taleb ve iddiadan, ve tenkit ve suclamalardan sakinmak gerektir. Ifadeler hürmet telkin etmeli. Söylenen bir söz söylenmeyen kisimdan manasini alir kaidesince, önemli olan söylenen söz degil, sözün söylenis tarzi. Buna isareten Uhuvvet risalesinde “bazan nasihati damara dokundurur, aksülamel yapar.” buyuruluyor.

 

*Resul-ü Ekrem asm, yapilacak isi tarif ettikten sonra, bu isi en iyi kim yapar, teklifiyle vazife taksimi yapmis, ta ki talep muhatap taraftan gelsin. Risale-i Nur hizmeti gönüllü hizmetkarlik olmasi noktasindan bu nezaket-i peygamberi üslubumuz olmak iktiza eder.

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

5/6/2009 · Kategori: KISISEL GELISIM

Önceki seansın özetini yaparak başlıyorum seansa. "Önce aşka düştün. Kalbin ona ait yoğun hislerle doldu taştı. Sonra da suçlulukla; 'Neden aynı duyguları Yaratıcı'ya karşı hissedemiyorum, demek ki O'nu sevmiyorum' diye acı çekiyorsun." Başıyla onaylıyor. Onu anlamışım. Anlaman yetmiyor, eee nasıl çözeceksin bakalım sorunumu dercesine bakıyor.

Sarmaşık yanılıyor. O, Yaratıcı'sını seviyor. Bir kere bunu dert etmesi sevgisinin güçlü bir kanıtı. Yaratıcı'sını sevmeyen neden böyle bir suçluluğa düşsün ki?

Yok. Bu onu tatmin etmiyor. Yüzünde etkilendiğine dair en ufak bir emare yok. Lafı eveleyip geveliyorum. Geçen haftayı nasıl geçirdiğini soruyorum. Anlatıyor. Vaktimi boşa harcama, der gibi bakarak. Ne yapsam ki?

Sıkıştığım zamanlardaki tekniğime başvuruyorum. "Bana tipik bir gününü ayrıntılı olarak anlatır mısın?" Bir önceki günü anlatıyor. Gece geç yatmış. Yine ağlamış. Yine içi daralmış. Yine suçluluk hissetmiş. Sabah erken kalkmış. Güneş doğmadan. "Gözlerimden uyku akıyordu" diyor. "Hiç kalkmak istemedim. Ama sabah namazına kalkmazsam o gün kalbim kasvetle doluyor. Bu yüzden babama sıkı sıkı tembih ettim kaldır diye. O kadar zordu ki uyanmak. Ama kalktım çok şükür. Namazımı kıldım..."

Kalbim heyecandan çarpıyor. Gökte aradığımı yerde buluyorum. Aradığım şey ayağıma geliyor.

"Nasıl namaz kıldığını ayrıntılı olarak anlatır mısın Sarmaşık?"

İsteğimin ona saçma geldiğini anlıyorum bakışlarından.

"Namazın nasıl kılındığını öğrenmek istiyorsanız namaz kitaplarını okusanız daha iyi etmez misiniz?

Sinirlenmesine aldırmıyorum.

"İsteğimin saçma geldiğini biliyorum ama varmak istediğim bir nokta var; rica etsem devam eder misin?"

İsteksizce devam ediyor. Namaza niyetlenişini, okuduğu sureleri, önce rükûa, sonra da secdeye varışını anlatıyor. Muzırca gülümsüyorum. "Ne var gülümseyecek?" diyor biraz asabice. Var işte.

Bir kâğıt uzatıp "Secdeye gittim." yazmasını istiyorum. Yazıyor.

"Âşık olduğun erkeğin önünde de secde eder misin?"

"Tabii ki hayır!"

"Yoğun hisler taşıdığın bir insanın önünde secde etmem diyorsun, ama aynı yoğunlukta hisler taşımadığın Yaratıcı'na secde ediyorsun. İlginç değil mi?"

Duralıyor. Şaşırıyor. Düşünüyor. İşte istediğim buydu. Düşünmesini sağlamak.

"Niye O'na secde ediyorsun peki?"

"Çünkü O istiyor bunu."

"O'nun istediği bir şeyi neden yapıyorsun?"

"Çünkü O'nu seviyorum."

O kadar önemli bir şey söyledi ki. Tekrarlamasını istiyorum. Söylediğini duymasını istiyorum çünkü. Fark etmesini istiyorum. Tekrarlıyor. Sonra akışı yazmasını istiyorum. Yazıyor; "Secdeye vardım. Çünkü O bunu istiyor. O'nun isteklerini yerine getirmeye çalışıyorum. Çünkü O'nu seviyorum."

Yaratıcı'yı sevmenin nasıl olacağı konusunda geçen hafta yaptığım araştırmalarda karşıma çıkan cümleyi ona söyletmiş oldum.

"Peki O'nu seviyorsam neden O'na karşı o kadar yoğun hisler taşıyamıyorum?"

"O'nu sevmeyi sadece kalpte hissedilen bir duygu olarak tanımlayıp hislere indirgemişsin. Hafta içinde karşıma çıkan cümle ise böyle tanımlamıyor; 'Allah'ı sevmek, O'nun marziyatını yapmaktır' diyor. Kalpte hissedilen duyguların yoğunluğu ile O'nu sevmek arasında doğrusal bir ilişki yok. Kaşlarını çatma, ilişki yok demiyorum, her zaman doğrusal bir ilişki yok diyorum. Baksana sevdiğin kişiye karşı yoğun hislerin, O'na ettiğin tek bir secdeye bile denk gelmiyor. O'nun isteklerini yapmakla O'nu sevmek arasında ise doğrusal bir ilişki var. Bu insan-insan arasındaki ilişkilerde de böyle. Bir insana âşık olup ona yoğun hisler taşımak, aradaki bağlılığın çok derin ve sağlam olduğu anlamına gelmez illa. Birçok insan burada aldanır. İlgi, özen, merhamet ve şefkatle davranmak, onu tanımak, onun varoluşuna, acılarına, dertlerine ilgi duymak gibi birçok başka faktör bağlılığın derinliğini ve sağlamlığını belirler. Anne-babaları düşün. Çocuklarına aşktaki kadar yoğun hisler taşımazlar belki ama hayatlarını çocukları için feda edecek kadar bağlıdırlar onlara.

Ayrıca sevdiğin gence karşı yoğun hisler taşıdığın için suçluluk hissetmen şu bakımdan da gereksiz; bu duygular O'nun yaratması. Ona duyduğun sevgiyi O'nun kalbindeki bir nakışı diye düşün. Bir sanatı. Bir tecellisi.

Bir de...

"Başka bir şey daha var." diyorum.

"Ne?"

"Sen onu sevmiyorsun aslında."

"Hadi canım, dalga mı geçiyorsunuz?"

"Aslında" diyorum "aslında"yı vurgulayarak; "sen onda tecelli eden O'nun Cemal, Kemal ve İhsan'ını seviyorsun. Yani onu severken aslında O'nu seviyorsun."

"İlginç, hiç böyle düşünmemiştim." deyip susuyor.

"Birisi sana seni sevdiğini söylerse inanma ayrıca" diye takılıyorum bu sefer de.

"Şüpheci mi olayım, hemen inanmayıp sorgulayayım mı yani?"

"Hayır! Bu küçük bir latife. Dikkatini çekmek için. Şunu kastediyorum: Birisi seni seviyorum dediğinde, aslında o da O'nun sende tecelli eden Cemal, Kemal ve İhsan'ını seviyordur. Seni severken O'nu seviyordur aslında."

"Bunların üzerinde biraz düşünmeliyim."

İşte en sevdiğim cümlelerden biri.

"Allah'ı sevmek, O'nun marziyatını yapmaktır." cümlesi nerede mi karşıma çıktı? Bunu ne Sarmaşık sordu, ne de ben söyledim. Sorsaydı 11. Lem'a diyecektim.

                                                 Mustafa Ulusoy

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

12/4/2009 · Kategori: KISISEL GELISIM

Kırık Cam Teorisi

Yıllar öncesi. Öğrenciyim. Hava sıcak ve yorgunum. Az sonra bineceğim otobüste de oturamayacağım kesin. Bari beklerken dinlenebilirdim. Duraktaki banka oturmaya niyetlendim. Ama garip ki, benden önce oturanlar oturak yerine ayaklarını koymuşlar, bankın arkalığını da oturmak için kullanmışlardı.

Gençler öyle otururdu o zamanlar. (Herkes gibi otururlarsa, yaşlı sanılmaktan mı korkarlardı?) "Böyle gelmiş, böyle gider"di. Ben de onlar gibi oturmak zorunda kaldım. Ayakkabılarımı oturak yerine koydum, koltuğun arkalığının daracık ucuna yerleştim. Çok geçmedi ki banka benim gibi oturamayacak yaşlı teyze, benden önce banka benim gibi oturan gençlerin hepsinin hesabını bana sordu. İyice bir fırça yedim. Ben o azarı hak etmemiştim ama o haklıydı. Sustum.


Meğer ben o koltuğa oturmadan yıllar önce, ABD'de bir araştırmacı, o teyzeye karşı yaşadığım acı mahcubiyetin hesabını yapmışmış. Şimdi haberim oldu. "Kırık Cam Teorisi" hesabıymış bu.


Anlatıldığı kadarıyla:
"Kırık Cam Teorisi" ABD'li suç psikoloğu Philip Zimbardo'nun 1969'da yaptığı bir deneyden ilham alınarak geliştirilmiş. Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model otomobil bıraktı. Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Ve olup bitenleri izledi. Bronx'taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı. Ardından Zimbardo ve iki öğrencisi 'sağ kalan' otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdı. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil oldu. Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmişti. "Demek ki" diyordu Zimbardo, "ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz."


Şimdi niye o banka öyle oturduğumu anladım. Ve benim olmayan suça nasıl da kolayca katılabildiğime, hatta onu çoğalttığıma şaşırmadım. Ayrıca benden önceki suçların hepsinin hesabının bana sorulmuş olması da gerekiyormuş.


"Kırık Cam Teorisi"nin takipçileri bakın ne diyor:
"Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım."


Bunları niye mi anlattım? Kalbimizde ucundan kıyısından kırılmış camlar taşıyoruz sürekli... Ruhumuzun başköşelerine ilk başta önemsiz gözüken, laf etmeye değmez çöpler bırakıyoruz her gün. Küçük küçük günahlar, minik minik hatalar camı kırık araba gibi diğerlerini de camları kırmaya, kapıları çerçeveleri indirmeye teşvik ediyor. Pişmanlığımızı fırsat bilip ortadan kaldıracak kadar ciddiye almadığımız "çöpler"imiz, sürçmelerimiz, kötülüklerimiz, ayıplarımız, kokuşmuş çöp dağlarına, kötülük yığınlarına kapı aralıyor. "Böyle gelmişse, böyle gider" diye kendi kendimizi ağır veballer altında ezdirdikçe ezdiriyoruz.


Kırık camın oradaki varlığı, diğer camların da kırılabileceğine dair bir haklılık üretir içimizde. Çöpün bizden önce oraya atılmış olması, oraya çöp atmanın bir alışkanlık olduğunu söyler bize. Çok geçmeden biz de o alışkanlığa alışır, alışık olunanı yapmakta haklı görürüz kendimizi. Cam ilk kırıldığında hafife alırsak, ağırlaşır cam kırıkları. Çöp ilk atıldığında umursamazsak, umursamazlığımız bir çöp dağını besler.

Tam da "hafife almakla" açılan, "umursamazlıkla" genişleyen bir "yol(suzluk)"u tarif eden sûre'nin (Mutaffifîn) berceste ayetinin konusudur "cam kırıkları teorisi": "Yapmaya alıştıkları kötü işler, gitgide kalplerini paslandırdı." (Mutaffifîn, 83/14).

Bir de aynı ayeti yorumlayan Efendimiz'in [asm] küçümseyerek/hafife alarak ilerlediğimiz yol(suzluk)u tarif edişine kulak verelim: "İnsan bir günah işler ve onu tevbe ile silmezse, kalbinde bir leke olarak kalır. Eğer tevbe ederse kalbi yine parlar. İkinci bir günah işlediğinde ise o leke büyür. Ve kalb günah işleye işleye öyle bir kararır ki, bütün kalbi ele geçirir."


Bu yüzden galiba... "Günah insanı kâfir yapmaz ama istiğfarsızlık küfre götürebilir" imasında bulunur Said Nursî.
"Her günahta küfre giden bir yol var"sa, ilk "cam kırığını" onarmamaktandır bu. Masum görünen her hata, her günaha yaklaşış, bir büyük günaha doğru sürüklüyorsa bizi, ilk atılan çöpü kaldırmamaktandır bu.

İlk cam kırığını görür görmez, "Estağfirullah!" İlk çöp torbasının kokusunu alır almaz, "tövbe ya Rabbi!"


Hazır mıyız?

                            s.demirci@zaman.com.tr

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

8/4/2009 · Kategori: KISISEL GELISIM

KADINLAR NASIL MUTLU EDİLİR....


Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. "Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü.

 

 Zaten canı çok sıkkındı,birde sinirlenmişti. Alaycı bir ses tonuyla:

- Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.

- Hayır çikolata parası lazım!

Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.

- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?

- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.

Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.

- Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?

- Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.

- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?

- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.

- Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.

- O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm.Çikolatayı çok sever.

Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı . Oysa eskiden denizi
seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını  alıp götürürdü.
Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu.

Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "Acaba söyledikleri gerçek mi,yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.

- Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?

Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.

- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım.Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.

Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.

- Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.

Adam çekingen çekingen oturdu yanına.

- Yok mu eşin dostun, borç alacak akraban?

- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.

- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?

- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.

- Hımmmm. Aşk hem de otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.

- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.

- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı?
Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.

- Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.

- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim.Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım.Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?

- Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı  paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.

- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Birde fakir olsam kim bilir ne olur?

- Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, her gün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.

- Sizin mutluluğunuzun sırrı bumu ?

- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.

- Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?

- Küçük kızı severek.

- Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?

- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır.O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.

- Nasıl yani ?

- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya  bayılırlar.Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?

- Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun" demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.

- İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.

- Hiç kavga etmez misiniz siz?

- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla  barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.

- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.

- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar.Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar. Çok narindir
onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.

- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.

- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz.Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.

- Haklısında bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

- Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir.Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük  kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her  zaman aşk sözleri
fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.

Adam ayağa kalktı.

- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.

- Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.

- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.

Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.

- Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.

Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, binbir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.

Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı., sonra eşinin önüne koydu.

- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.

İnci hiç konuşmadı.

- Sorsana "niye" diye.

İnci kızgın kızgın:

- Niye? Diye sordu.

- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.

- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.

- Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "Bak senin sevdiğin meyveleri aldım" Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.

- Özür dilerim seni kırdığım için.

Sonra Bülent yere diz çöktü.

- Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.

Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.

İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.

- Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.

Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.

Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü. .......

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::