22/12/2009 · Kategori: MUTALAALI DERSLER
İ’lem Eyyühel-Aziz! İnsanları fikren dalalete atan sebeblerden biri; ülfeti, ilim telakki etmeleridir. Yani melufları olan şeyleri kendilerince malûm bilirler. Hattâ ülfet dolayısıyla âdiyata teemmül edip ehemmiyet vermezler. Halbuki ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o âdi şeyler, birer hârika ve birer mu’cize-i kudret oldukları halde, ülfet saikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; tâ onların fevkinde olan tecelliyat-ı seyyaleye im’an-ı nazar edebilsinler.
Ülfet kısaca, alışma, alışkanlık, tanışıklık gibi manaya gelmekte. Kainattaki her şey hakikatta birer mucize olduğu halde, devamlı gördüğümüz için, bizden evvelde aynı haller olduğunu bildiğimiz halde, o mucizeler, normalleşerek aklımızın, gözümüzün önünde gözükmüyor.
Mesela: Bir inekten süt yerine çikolata aksa, bu hadise gazete ve televizyonlarda günlerce manşet olur. Mucize, mucize inekten çikolata akıyor, diye hayret edilir. Herkes ondan bahseder. O inek, çikolata vermeye devam etse, bir müddet sonra insanlar ona bir isim takar. Çikolatalı inek der. Bir daha hayret etmezler. Çünki bu inek zaten çikolata verir.
Veya bir ağaç, meyve olarak tavuk verse, gazete ve televizyonlarda günlerce manşet olur. Mucize, mucize agaçtan tavuk çıktı, denilir. Devamlı tavuk vermeye devam etse, Tavuk ağacı deyip, normalleşir. Çünki, tavuk ağacından tavuk çıkar.
Halbuki, inekten çikolata çıksa mucize olduğu gibi süt çıkması da mucizedir. Ağaçtan tavuk çıkması mucize olduğu gibi, elma çıkması da mucizedir. Fakat ülfet ve alışkanlık, bu büyük mucizeleri gizliyor. Fikren insanı hakikat yolundan çıkarıyor. Yani, mucizeyi görmemek, mucizelere değer ve kıymet vermemek, nimet olduğunu anlayamamak, onlardaki rahmet ve şefkati görememek, vereni tanıyamamak, sevme derecelerinde noksaniyete sebep olur.
Nimeti göremeyen, Mün'imi nasıl tanıyacak ve sevecek?
Eğer ülfeti aradan kaldırabilirsek, eşya bizi önce faile, sonra isime ve isimlere, sonra sıfata ve sıfatlara, sonra şuunata ve nihayette Zat'a çıkaran bir ayna oluyor ve bizi miraca çıkaran bir burak oluyor.
Sahabe bahsindeki şu ifadeler çok mühim:
Evet Kur’an-ı Hakîm’in envârıyla hasıl olan o inkılab-ı azîm-i içtimaîde, ezdad birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevabiiyle, zulümatıyla ve teferruatıyla ve hayır ve kemalât bütün envârıyla ve netaiciyle karşı karşıya gelip, bir vaziyette ve müheyyic bir zamanda, her zikir ve tesbih, bütün manasının tabakatını turfanda ve taravetli ve taze ve genç bir surette ifade ettiği gibi; o inkılab-ı azîmin tarrakası altında olan insanların bütün hissiyatını, letaif-i maneviyesini uyandırmış; hattâ vehim ve hayal ve sır gibi duygular hüşyar ve müteyakkız bir surette o zikir, o tesbihlerdeki müteaddid manaları kendi zevklerine göre alır, emer.
İşte şu hikmete binaen bütün hissiyatları uyanık ve letaifleri hüşyar olan sahabeler, envâr-ı imaniye ve tesbihiyeyi câmi’ olan kelimat-ı mübarekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün manasıyla söyler ve bütün letaifiyle hisse alırlardı.
Halbuki o infilâk ve inkılabdan sonra, gitgide letaif uykuya ve havas o hakaik noktasında gaflete düşüp, o kelimat-ı mübareke, meyveler gibi gitgide, ülfet perdesiyle letafetini ve taravetini kaybeder. Âdeta sathîlik havasıyla kuruyor gibi, az bir yaşlık kalıyor ki; kuvvetli, tefekkürî bir ameliyatla, ancak evvelki hali iade edilebilir.
Evvela: Nurları okumak; ülfet, gaflet, dalalet nev'inden her türlü menfi hallerden kurtuluşun başlangıcıdır. Her Nurlara teveccühümüz bizleri kesretten vahdete, fenadan bekaya, sanattan sanatkara, nimetten nimeti verene çeviriyor. Her okuyuşumuz ruh, kalb ve akıl gibi letaiflerimizi dolduruyor.
Nurları okuma ile fiili duamızı yapmaya başlıyoruz. Yenilen bir şeyin bile bir anda hazmı olmaz. Zaman lazımdır. Her okuma hazmı kolaylaştırır.
Dünya ve Ahiret işlerinin hepsi için geçerli kaidelerden biri: Öğrenmenin ve tatbikatın yolu tekrardan geçiyor. Her tekrar o meseleleri içimize yerleştiriyor. Çok tekrar o meseleyi meleke haline getiriyor. Müessise tesis için tekrar lazımdır.
Okumalar gelişince, okuduklarımızla kainat arasında bir bağlantı kurmaya çalışmalıyız. Yani teoriki pratike çevirmek. Mesela: Yağmur veya kar yağıyor. Hemen Nurlardaki yağmur ve kar ile alakalı bahisleri açıp, tatbikat yapmak. Gece yıldızlarla alakalı bahsi, yıldızlara bakarak okumak. Kıra çıktığımızda ağaçlar, çiçeklerle alakalı bahisleri okumak gibi. Bu tatbikatlarımız devam ettikçe, elimizde yanımızda kitap olmadığı zamanlarda bile o mana ve hakikatların zihnimize, fikrimize hatta hayalimize gelmesini temin edecek. Evimizdeki çiçekler de bu tefekkür işine çok faide veriyor.
Bazı boş zamanlarımızı, tefekkürle doldurmaya çalışmak... Mesela: Yatacaksınız. Sünnet olan duaları okudunuz, bitirdiniz ama uyuyamadınız. Hemen hayalinize kıpkırmızı, kat kat, iç içe girmiş yapraklarıyla güzel bir gül çiçeğini getirin. Kendinize deyin: Acaba bu çiçeğin üzerinde hangi Esma-i İlahiyeler var. Gülün rengi gösteriyor ki, boyanmış demek bir boyacısı var öyleyse Mülevvin ismi kendini gösterdi. Yaprakların her biri ölçülü kesilmiş, biçilmiş, bu bize Mukaddir ismini, yaprakların dizilişi Munazzım ismini gösterdi. Güzelliği Cemil ve Mücemmil isimlerine bir ayna oldu. Yapılış ve yaratılışıyla Sani' ve Halık ismini, ilimsiz, iradesiz ve kudretsiz olamayacağına göre Alim, Mürid ve Kadir isimlerini okutturur. Çiçekteki hayat Hayy ve Muhyi ismini gösterdiği gibi, sureti ve şekli Musavvir, kalıptan çıkmış gibi düzgün hatları Bari' isimlerini okutturuyor. Hayatının devamı için rızka muhtaç oluşuyla Rezzak, atomları, hücreleri, sap ve yaprakları ile bir bütün halinde kalması veya durması Kayyum ismini, hayatının devamı Baki ismini gösterdiği gibi, solan yaprakları Mümit ismini talim ediyor ila ahir.
Mesela: Öğretmenseniz talebeniz, abi-abla iseniz kardeşiniz, anne-baba iseniz evladınız size bir demet gül getirse, ne anlarsınız? O gül size ne ifade eder? O gülün arkasında, getiren kişinin duygu ve hissiyatları yani şuunatı vardır. Aslında size bir ot vermiyor. Sizi tanıdığını, sizi sevdiğini, size kıymet ve değer verdiğini ifade ediyor. Dünyadaki bütün nimetlerin arkasında da Teveddüt ve taarrüf sıfatları yani kendini sevdirmek ve tanıttırmak sıfatlarıyla, şefkat ile sevmek, lezzetlendirmek ile lezzetlenmek, memnun etmek ile memnun olmak, sevindirmek ile sevinmek gibi mukaddes ve münezzeh şuunatlar gizlidir.
Her neyse... Şunu da unutmamak lazım. Yaptığımız ibadet ve hizmetler gibi, okumalarımızın da illeti ve hakiki sebebi Emr-i İlahi, neticesi ve gayesi Rıza-yı İlahi, semeratı Uhreviyedir, Ahirete aittir. Dünyada onları beklemek ve istemek Ahiret meyvelerini dünyada yemek demektir. İstenilmeden verilirse, bir ikram-ı İlahidir. Bazı ibadet ve hizmetlerin neticesi dünyada göründüğünde ihlas kırılıyor, nefis büyüyor, enaniyet kalınlaşıyor, kendine kıymet verme başlıyor, başkaları tenkid, gıybet, daha iyi olanları hased ve kıskançlık gibi fena haller ön plana çıkıyor. Verilen her şey nimettir ve veren de Allahtır. Hizmeti de, neticesini de veren Allahtır. Bizler ise aciz, fakir ve noksan kullarız ve aynalarız. Aynada mücevherlerin görünmesi aynayı zengin yapmaz.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
21/12/2009 · Kategori: MUTALAALI DERSLER
Risale-i Nur, Kur'anın bu asrın fehmine, anlayışına bir dersi, bir mucize-i maneviyesi, hakiki bir tefsiri olduğu için; Kur'anın hikmetli tekrarları gibi, Onun da tekrarları olması zaruridir. Peki tekrardan maksat ve gaye nedir? Bu suale Nurlarda çok yerlerde cevaplar var. 19. Sözün 14. Reşhasındaki tekrarat-ı Kur'aniye ile alakalı yeri yazmak ve bir derece mütalaa etmek ve nazarınıza arz etmek istiyorum.
"Sebeb-i kusur tevehhüm edilen tekraratındaki lem’a-i i’caza bak ki:
Kur’an hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı davet olduğundan içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir ve eblağdır. Ehl-i kusurun zannı gibi değil…
Zira zikrin şe’ni; tekrar ile tenvirdir.
Duanın şe’ni; terdad ile takrirdir.
Emir ve davetin şe’ni; tekrar ile te’kiddir.
Hem herkes her vakit bütün Kur’anı okumağa muktedir olamaz. Fakat bir sureye galiben muktedir olur. Onun için en mühim makasıd-ı Kur’aniye ekser uzun surelerde derc edilerek her bir sure bir küçük Kur’an hükmüne geçmiş.
Demek, hiç kimseyi mahrum etmemek için, Tevhid ve Haşir ve Kıssa-i Musa gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş.
Hem cismanî ihtiyaç gibi, manevî hacat dahi muhteliftir. Bazısına insan her nefes muhtaç olur. (Cisme hava, ruha hû gibi). Bazısına her saat (Bismillah gibi) ve hâkeza…
Demek tekrar-ı âyet, tekerrür-ü ihtiyaçtan ileri gelmiş ve o ihtiyaca işaret ederek uyandırıp teşvik etmek, hem iştiyakı ve iştihayı tahrik etmek için tekrar eder.
Hem Kur’an müessistir. Bir Din-i Mübin’in esasıdır ve şu âlem-i İslâmiyet’in temelleridir ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi değiştirip, muhtelif tabakata, mükerrer suallerine cevabdır. Müessise, tesbit etmek için tekrar lâzımdır. Te’kid için terdad lâzımdır. Teyid için takrir, tahkik, tekrir lâzımdır.
Hem, öyle mesail-i azîme ve hakaik-i dakikadan bahsediyor ki: Umumun kalblerinde yerleştirmek için çok defa muhtelif suretlerde tekrar lâzımdır. Bununla beraber sureten tekrardır, fakat manen herbir âyetin çok manaları, çok faideleri, çok vücuh ve tabakatı vardır. Herbir makamda ayrı bir mana ve faide ve maksadlar için zikrediliyor. "
Önce Kur'anın tekrarlarının kusur sebebi değil, bilakis mucizenin lem'a ve pırıltıları olduğunu nazara veriyor. Demek tekrarlarda büyük sırlar mevcut. Bir kitap, eğer zikir, dua ve davetin mücessem, cisimlenmiş şekli ise; elbette sık sık tekrar olması lazım ve zaruridir. Çünki, zikrin gereği, tekrarla tenvir, nurlandırma, aydınlatmadır.Zikir kelimesinin, sadece tek manaya, münhasır olmadığını biliyoruz. Allahı bildiren, tanıttıran, hatırlattıran, sevdiren, düşündüren her söz, her davranış, her hareket zikrin sınırları içindedir. Belki en büyük zikir, iman, marifetullah, muhabbetullah ve lezzet-i nuraniyi netice verendir. Bu noktada Nurların faikiyeti meydandadır. O zaman tekrarlar lazım ve zaruridir. Duanın gereği, tekrar ederek, insanın iç dünyasında, istenileni sağlamca yerleştirme, kalıcı hale getirmedir. O zaman mutlaka tekrar lazımdır. Davet ve tebliğin gereği, tekrar ederek zihinlere kazıma, fikir ve kalblerde canlı tutmadır. Hem herkes Kur'anın veya Onun hakiki tefsiri olan Risalelerin bütününü okuyamaz.(Rabbimiz bizlere bütününü dem ve damarlarımıza karışıncaya kadar okumayı nasib eylesin.) Ama belki bir sureye, ikinci derecede bir risaleye, çoğunlukla muktedir olur. Onun için en mühim maksadlar her bir parçada tekrar edilmiş ki, o büyük mana ve hakikatlardan herkes bir derece istifade etsin ve mahrum kalmasın.
Hem cesedin ihtiyaçları gibi, manevi ihtiyaçlar da çeşitlidir. Bazı ihtiyaçlar var ki, insanlar her nefes, her dakika, her saat, her gün ihtiyaç duyarlar.Manevi ihtiyaçlar da böyledir. Zaten ihtiyaç, tekrarı, tekrarlıktan çıkarıyor. 21. Sözdeki 2. İkazı hatırlayalım:
"Ey şikem-perver nefsim! Acaba hergün hergün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu? Madem vermiyor; çünki ihtiyaç tekerrür ettiğinden, usanç değil belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise: Hane-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, ruhumun âb-ı hayatı ve latife-i Rabbaniyemin hava-yı nesimini cezb ve celbeden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir. " Zaten sual, namazın tekrarı hakkında idi.
Demek hakikatların tekrarlanması, ihtiyaçların tekrarlanmasından kaynaklanıyor. Aynı zamanda gafilleri uyandırıyor ki, "bu kadar tekrarlanmışsa, bunda çok büyük bir ehemmiyet var. Bu meselelere dikkat et, yoğunlaş, maneviyatına mal et." Ayrıca o meseleler şevk ve iştihayı da inkişaf ettiriyor. Hem Kur'an ve Onun bu asrın fehmine bir dersi olan Risaleler, Müessistir, tesis edici, kurucudur, yani bir Din-i Mübinin esasları ve o esasların isbatı, Alem-i İslamiyetin temelleridir. Nurlar zaten azami olarak İmanın altı rüknünü isbat ve izah eder. Bütün izah ve isbatları aynı yerde yapmaz. Muhtelif yerlerde, çeşitli derecelerde bazen birbirine benzer tarzda tekrar eder. Ayrıca insanların içtimai, sosyal hayatlarını değiştirme vazifeleri vardır. Yanlış inançlar, yanlış davranışlar ve hatalı manaları düzeltmek ve yerleştirmek için tekrar lazımdır.
Her zaman her yerde reklamlarla karşılaşıyoruz. Bir firma insanlara kendini kabul ettirme, bildirme, tanıttırma, sevdirme için defalarca reklamını yapıyor. Ta beynimize adını kazımaya çalışıyor. Bunun için Rabb-ül Alemin o yüksek hakikatları, o büyük maksadları, iç dünyamıza yerleştirmek, hayatımızın parçası, vazgeçilmezi yapmak istediği için tekrar tekrar ifade ediyor. Üstelik insan çabuk unutan, hemen gaflete düşen bir mahluk olduğu için, devamlı o büyük hakikatları hatırlatıyor, uyandırıyor, sevk ediyor. Bununla beraber görünüşte tekrardır. O tekrar gibi görünen hakikatların çok manaları var. Her makamda birer mana asıldır ve o makamda o mana hakim ve asıldır. Diğerleri onun zımnında, gölgesi altında, manasının arkasındadır.
Zübeyir Abinin bir vezicesi ile bitirelim. "Tuğla tuğla üzerine koymak, tekrar değil, tesistir."
Hem de ilim iki kısımdır:
Bir nevi ilim var ki, bir defa bilinse ve bir-iki defa düşünülse kâfi gelir.
Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir defa anladım, yeter diyemez.
İşte ulûm-u imaniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet itibariyle inşâallah o cümledendir.
BARLA LAHİKASI
Bayram Yüksel Abi Rahmetullahi Aleyh, hatıralarında diyor:
Üstadımız bazen diyordu: 'Bugün kaç sahife okudunuz?'
Biz de üç veya beş dediğimiz zaman,
'Ben iki yüz sahife okudum. Hem benim kalemim yok, çok ağır yazıyorum. Hem de sizin gibi gazete gibi okuyup geçmiyorum. Ben manasını da anlayarak okuyorum. Hem de bakın ne kadar tashih ettim' derdi. Risaleleri açarken sahifeleri hiç incitmeden, elini ağzı ile ıslatmadan çok itina ile açardı.
"Elhamdülillah ben bugün bu kadar okudum, çok istifade ettim. Bugün imanım çok inkişaf etti' derdi.
Hayretler içinde bize gösteriyordu. 'Fesübhanallah bu eseri hiç görmemiş gibi istifade ettim' derdi.
'Nasıl mübarek günlerde camilerde tecdid-i iman ederler; biz de Risale-i Nur'u okumakla tecdid-i iman ediyoruz" derdi.
'Kardaşlarım, bakın ben bu kadar yer okudum, hiç yanlış bulamadım. Risale-i Nur'un telifinde inayet-i İlâhiye ve hıfz-ı Rabbanî bize yardım ettiler. Bizim bu ne hünerimiz, ne de kabiliyetimiz. Bu tamamen Cenab-ı Hakkın ihsan ve kereminden, biz acizlere bir lütf-u ihsanıdır' derdi.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
16/12/2009 · Kategori: MUTALAALI DERSLER
Hakikat Çekirdeklerinde:
Tertib-i mukaddematta “tefviz” tenbelliktir, terettüb-ü neticede tevekküldür. Semere-i sa’yine ve kısmetine rıza; kanaattır, meyl-i sa’yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa, dûn-himmetliktir.
Birbirine karıştırılan çok mühim meseleler çözülmüş. İşin başlangıcında, işi Allaha bırakmak, tenbelliktir. Çünki bu dünya hikmet diyarıdır ve sebeplere müracaat fiili duadır. İşin neticesini Allahdan beklemek ise tevekküldür. Demek sebeplere riayetle vazifemizi yapıp, neticeyi Allaha havale edeceğiz. Elde ettiğimiz netice ve kısmete razı olup, şükredeceğiz. İyi ve kötü de olsa kanaat edeceğiz. Çünki hakiki iyi ve kötünün ne olduğunu bilmiyoruz. Bazen iyiden çok kötü, kötüden de çok iyi neticeler çıkabiliyor. Ama bu demek değil ki, gayret etmeyelim. Daha iyi bir netice için fiilen ve kavlen dua edelim. Elde ettiğimiz neticeyle durursak, maddi-manevi himmet ve gayretimiz sukut eder, düşer. Bazen insan, daha ileri atlıyabilmek için, üç-beş adım geri gider.
Bu düsturlara göre hareket etsek, dünya ve ahiret, saadet ve huzurunu kazanırız.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
22/11/2009 · Kategori: MUTALAALI DERSLER
Ehl-i hidayet; hak ve hakikatın tesiriyle, nefsin kör hissiyatına kapılmayarak; kalbin ve aklın dûr-endişane temayülâtına tâbi’ olmakla beraber, istikameti ve ihlası muhafaza edemediklerinden, o yüksek makamı muhafaza edemeyip ihtilafa düşüyorlar.
İhlas Risalesi, Ehl-i hidayeti ihtilafa yani ifrat ve tefrite düşüren sebeplerin bir kısmını bu bölümde şöyle tasnif etmiş:
1- Hak ve hakikatın tesiriyle…
Hangi cemaat ve hizmet grubu olursa olsun, hepsi dersini Kur’andan ve Sünnetten alıyor. Kendi hizmetinde ve cemaatindeki güzellikleri gördükçe, zaman içinde yalnız benim cemaatim veya yalnız benim hizmetim hakdır ve güzeldir, manası hakim oluyor. O zaman, diğer cemaat ve hizmet gruplarına karşı muhabbeti azalıyor. Hatta niye bizim cemaate dahil olmuyorlar. Böyle bir hakikattan mahrum kalıyorlar. Bu kadar büyük bir hakikatı nasıl göremiyorlar? diye kızmaya başlıyor. Giderek düşmanane bir tavra gidiyor. İçinden böyle duygular beslediği bir cemaatle, nasıl beraber olsun. Beraberliği “benim gibi olma” diye anlıyor çünki.
Halbuki, Esma-i İlahiye bile bir tane değilken, Hak cemaat nasıl bir tane olur? Esma-i İlahiyenin her birinin sonsuz tecelliyatı varken, nasıl tek tip insan, tek tip Müslüman olur. Mümkin değil. Bizim en büyük Rehberimiz olan Peygamber Efendimiz buyurmuş: “Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tabi olsanız kurtulursunuz.”
Sahabe içinde birbirinin aynı iki kişi gösterebilirmiyiz. İki tane Ebu Bekir, iki Ömer var mı?
Peygamberimiz tek tip insan yetiştirmeye çalışmadığı gibi, sahabede öyle olmayı hedef yapmamış. Çünki fıtrata münafi.
Rabbimiz ayette “Ancak müminler kardeştir.” Diyor. Yani kardeşliğin ölçüsü iman… En geniş daire iman dairesidir. Ayette “İnnemel müminine ihvetün” yerine “innemel müsalline ihvetün” yani “yalnız namaz kılanlar kardeştir.” dese daire daralıyor. Eğer “innemel müttakine ihvetün” yani “ancak takva sahipleri kardeştir.” denilse, daire iyice küçülecek. Halbuki Rabbimiz imanı esas alınca daire büyük olmuş.
İşte Müslüman ifrat ve tefritten kurtulmak için bilecek ki, İmanın 6 şartına inanan Mümindir. İslamın 5 şartını yapan veya kabul edip yapamayan ve kendini günahkar kabul edenler de Müslümandır. Madem Allah bizi kardeş yapmış. Bu şartları taşıyan hangi Cemaat veya hizmet grubunda olursa olsun benim kardeşimdir. Benim cemaat ve hizmetim en güzeli, en haklısıdır. Ama onlarda hakdır ve güzeldir, diye kabul edecek.
2- Nefsin kör hissiyatına kapılmayarak:
Nefis akıbeti, neticeleri görmediğinden kördür. Şeytan insandaki bu damarı çokça kullanır. Dağ gibi hasenatı, sinek kanadı kadar bir seyyiat ile kapatır. Bir kusur ile binler güzellikleri, binler hizmeti görmez. Yaşadığım bir hadise: Bir kardeş geldi. “Abi filanla-falan arasında küslük var. Birbiriyle konuşmuyorlar. Ne yaptıksa olmadı. Devreye girmen lazım.” dedi. Ben de muhabbetimiz fazla olanın yanına gittim. Biraz latifeleştikten sonra mevzuyu açtım. Bazı misaller verdim. Elime mektubatı aldım. Dedi: “Uhuvvet Risalesini mi okuyacaksın.” Dedim: “Evet” Dedi ki: “Sakın okuma, dinlemem.” Kardeş öyle,kardeş böyle yok. Kör hissiyat devreye girince binler parlak hakikatlar bile sönüyor, tesir etmiyor. Dini cemaatlerdeki bazı ferdlerde de, başka cemaat veya ferdlere karşı bazı hissiyatlar olmuş veya ehl-i dalalet propagandayla kandırmış. Binler hizmetleri görmüyor. Hayatının her lahzasını İslamiyete, imana hizmete verenlere bile düşmanane davranıyor.
Hutbe-i Şamiyede bir cümle var. Çok mühim:
“Su-i zan mümkün oldukça hüsn-ü zan etmez.” Asıl hüsn-ü zan, su-i zan mümkün olunca olur. Aramızın iyi olduğu kişilere zaten hüsn-ü zan ederiz.
İfrat ve tefritten kurtulmak için şu düsturu esas almalı:
Evet insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû’-i ahlâkı, sû’-i zan saikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden, takbih etmesin. Binaenaleyh eslaf-ı izamın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek, sû’-i zandır. Sû’-i zan ise, maddî ve manevî içtimaiyatı zedeler.
3-Kalbin ve aklın dûr-endişane temayülâtına tâbi’ olmakla beraber:
Nefis akibeti, neticeleri görmüyor, amma kalb ve akıl görüyor. Kalb ve aklın neticeleri, ileriyi görmeleri büyük bir nimetken, bazen insan kendine zararlı hale getiriyor. Bir hizmet yapıyor ve hemen bir netice görmeye çalışıyor. İstediği neticeleri hemen göremeyince, başka muvaffak olanları görünce, kıskanıyor. Biz neden bu kadar muvaffak olamadık? Onlar neden muvaffak oldular? Niye onlar daha kalabalık. Talebelerim, müridlerim niye onların yanına gidiyor. Eyvah etrafımda bu gidişle kimse kalmayacak.
Veya şimdiki küçük hataları, işleterek devam edecek gibi gösterip, kocaman hale getiriyor. Tahammülü kalmıyor. Küçük hataları büyüttüğü içinde, hüsn-ü zanna imkan kalmıyor. Şevki kırılıyor.Adavet ve düşmanlık ediyor.
İfrat ve tefritten kurtulmak için, vazifemizin hizmet olup, neticeye karışmamak olduğunu hatırlayıp, asıl muvaffakıyetin sayı çokluğu olmayıp, rıza-yı İlahi olduğunu, geleceğe değil, şimdiye bakmak lazım olduğunu, Dinin sahibinin Allah olduğunu, bizim ise bir kul ve hizmetkar olduğumuzu, ceza ve mükafatın Ondan beklenmesi gerektiğini, Dinin muvaffakiyeti için gurur, kibir ve enaniyetimizi bırakmak lüzumunu, Peygamberimizin ASM. kafir ve münafıkların hidayeti için dua ettiğini hatırlayıp, mümin kardeşimize veya cemaatlere muvaffakiyetleri için dua etmenin ehemmiyetini … ila ahir anlamak.
4-, istikameti ve ihlası muhafaza edemediklerinden:
istikametin çok izahı var. Şu an değişik bir izah geldi. Bilmiyorum uyar mı?
Hem medar-ı dikkat bir vakıa: Bir zaman bir hâkim, bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünki şeriat namına, kanun-u İlahî hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi. Ve kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için, adaletle iş görmemiştir.
İşte hizmet adamı, dava adamı, böyle olursa istikameti muhafaza edebilir. Yoksa din namına, İslamiyet hesabına zulmeder. Nefsi acıyacak, kalbi hiddet etmeyecek.. ne ince bir çizgi.
Cây-ı ibret bir hâdise: Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir, ona demiş ki: “Neden beni kesmedin?” Dedi: “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi. Onun için seni kesmedim.” O kâfir ona dedi: “Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir, o din haktır.” dedi.
İşte istikamet ve ihlas böyle muhafaza edilir. Edilmezse nasıl müminler bir araya gelecek. Cemaatler birbirini sevecek, birbirine dua edecek, birbirinin hizmetiyle memnun olacak.
İbadetin ruhu, ihlastır. İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.
İhlas Risalelerini ve Uhuvvet Risalesini, ruhumuza, kalbimize, aklımıza yerleştirmezsek ve yaşamak için, tatbik etmek için nefsimizi zorlamazsak, ya ifratçı, ya tefritçi oluruz. Orta yol olan Sırat-ı Müstakimi bulamayız. Kendimize, cemaatimize zarar verdiğimiz gibi, dinimize de zarar vermiş oluruz.
Cenab-ı Hakk şahsımıza ve tüm aza ve duygularımıza, cemaatimize ve tüm İslam Cemaatlerine istikamet ve ihlas-ı hakiki versin. Bizleri birbirimize kalben-ruhen sevdirsin. Birbirimizin hizmetlerini gördüğümüzde memnun olmayı, kusur ve hatalar gördüğümüzde de istiğfar edip, kardeşlerimiz için afv dilemeyi nasip eylesin.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
12/9/2009 · Kategori: MUTALAALI DERSLER
Altıncı Nükte: Ramazan-ı Şerifin sıyamı, Kur’an-ı Hakîm’in nüzulüne baktığı cihetle ve Ramazan-ı Şerif, Kur’an-ı Hakîm’in en mühim zaman-ı nüzulü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Kur’an-ı Hakîm, madem Şehr-i Ramazan’da nüzul etmiş; o Kur’anın zaman-ı nüzulünü istihzar ile o semavî hitabı hüsn-ü istikbal etmek için Ramazan-ı Şerifte nefsin hacat-ı süfliyesinden ve malayaniyat hâlattan tecerrüd ve ekl ü şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir surette o Kur’anı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitabat-ı İlahiyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde dinlemek ve o hitabı Resul-i Ekrem (A.S.M.)dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrail’den, belki Mütekellim-i Ezelî’den dinliyor gibi bir kudsî halete mazhar olur. Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur’anın hikmet-i nüzulünü bir derece göstermektir.
Evet Ramazan-ı Şerifte güya âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor; öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin kûşelerinde o Kur’anı, o hitab-ı semavîyi Arzlılara işittiriyorlar. Her Ramazan شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِى اُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ âyetini, nuranî parlak bir tarzda gösteriyor. Ramazan, Kur’an ayı olduğunu isbat ediyor. O cemaat-ı uzmanın sair efradları, bazıları huşu’ ile o hâfızları dinlerler. Diğerleri, kendi kendine okurlar. Şöyle bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i süflînin hevesatına tâbi’ olup, yemek içmek ile o vaziyet-i nuranîden çıkmak ne kadar çirkin ise ve o mesciddeki cemaatın manevî nefretine ne kadar hedef ise; öyle de Ramazan-ı Şerifte ehl-i sıyama muhalefet edenler de, o derece umum o âlem-i İslâmın manevî nefretine ve tahkirine hedeftir.
Kur’an ilk defa Ramazan ayında nazil olmaya başlamıştır. Ramazan orucunun çok hikmetlerinden biri de Kur’anın bu ayda indirilişine bakar. Onun da çok hikmetlerinden biri:
Madem Kur’an, Ramazan Ayında indirilmiş. Öyleyse, biz de sanki Kur’an yeni nazil oluyor gibi hayal ederek, o Vahy-i İlahiyi en güzel bir şekilde karşılamak için, nefsimizin hayvani olan basit ihtiyaçlarından, ahirette bize faidesi olmayan hallerden sıyrılıp, yeme ve içmeyi terk ederek, meleklere benzer bir hale girmek ve Kur’anı yeni nazil oluyor gibi okumak ve dinlememiz gerekir.
Her şey makamdan kıymet alır. Biz de Kur’anı okur ve dinlerken tasavvuren, hayalen sanki Resul-i Ekrem asm Efendimizden dinliyor gibi veya (her Ramazanda o zamana kadar nazil olan Kur’anı okumaya gelen Cebrail as ile Peygamber Efendimiz asm arasında cereyan eden tebliğ ve tebellüğ haletinde bulunmak ile) Cebrail as.dan dinliyor gibi veya yetmiş bin perde arkasında bütün Kainatın ve mahlukatın Rabb-i Zül-Cemalinin, Sultan-ı Zül-Celalinin huzurunda Onun ezeli ve ebedi kelamını Mütekellim ismine mazhariyetle dinliyor gibi kudsi bir hale mazhar oluruz.
Hakikaten her Ramazanda bütün Alem-i İslam bir mescid hükmüne geçiyor. Ramazanda ibadet manası kuvvet buluyor. Milyonlarla hafızlar, Alem-i İslam mescidlerinde o semavi hitabı, milyarlarla insana dinlettiriyor. Her Ramazan: “Kur’an Ramazan ayında indirilmiştir.” Ayetini nurani ve parlak bir surette göstermektedir. Bütün müminlerin Kur’ana yönelmesi, onu okuması ve dinlemesiyle, hükümleriyle amel etmesiyle Ramazan Kur’an ayıdır manasını isbat etmektedir.
Böyle nurani, kudsi bir halet ve manadan, yeme-içme gibi basit ihtiyaçlar için çıkmak, insanı bütün müminlerin manevi nefretine hedef eder. Hususan oruçlulara ve oruca karşı çıkmak da, geçmiş-gelecek ve şimdiki bütün müminlerin manevi nefret ve tahkirlerini kazandırır.
Yedinci Nükte: Ramazanın sıyamı, dünyada âhiret için ziraat ve ticaret etmeğe gelen nev’-i insanın kazancına baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a’mal, bire bindir. Kur’an-ı Hakîm’in nass-ı hadîs ile herbir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte herbir harfin, on değil bin ve Âyet-ül Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler ve Ramazan-ı Şerifin Cum’alarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadir’de otuzbin hasene sayılır. Evet herbir harfi otuzbin bâki meyveler veren Kur’an-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki; milyonlarla o bâki meyveleri, Ramazan-ı Şerif’te mü’minlere kazandırır. İşte gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki: Bu hurufatın kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasarette olduğunu anla!
İnsan bu dünyaya ziraat ve ticaret etmeye gelmiştir. Dünya bir tarladır ve insan buraya ahirette netice ve meyve verecek tohumları (iyi veya kötü) ekmek için gönderilmiştir. Dünya bir ticarethanedir ve insan da kendisine verilen ömür ve fıtratına konulan kabiliyetler ile ticaret etmek için dünyadadır.
İşte Ramazan-ı Şerif, insanın bu ziraat ve ticaretinde ona çok büyük ürünler ve kazançlar sağlamak noktasında çok büyük faidesi var. Bir ciheti: Allah rahmetiyle, müminin yaptığı her haseneye on sevapla mukabele eder. Hadis-i Şeriflerle sabittir ki: Kur’anın her harfinin on sevabı var, on iyilik sayılır, on Cennet meyvesini netice verir. Ramazan-ı Şerifte ise, her hasenenin, her Kur’an harfinin sevabı bindir. Ayet-ül Kürsi gibi ayetler binler sevabı netice verir, hususan Ramazandaki Cumalarda daha ziyadedir. Kadir Gecesinde ise otuzbin hasene sayılır.
Kur’anın her bir harfi bir tohum gibi, Kadir gecesinde her tohumdan otuzbin meyve veriyor. Kur’an ne büyük bir hazine. Bu mana ile baktığımızda ahiret ziraat ve ticareti için Kur’anın bize kazandırdıklarını düşünsek ve Kur’anın her bir harfine ne kadar kıymet vermek lazım olduğunu, bir saniyemizi bile boş geçirmememiz gerektiğini, hafızamızı, kalbimizi, aklımızı, ağzımızı ve gözümüzü o harflerle doldurmanın ne kadar büyük bir kar olduğunu anlarız. Bu Kur’an harflerinin kıymetini bilmeyenler de, ne derece sonsuz zarar ve ziyanda olduğunu anlayalım.
İşte Ramazan-ı Şerif âdeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevî hasılât için, gayet münbit bir zemindir. Ve neşvünema-i a’mal için, bahardaki mâh-i Nisandır. Saltanat-ı rububiyet-i İlahiyeye karşı ubudiyet-i beşeriyenin resm-i geçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan, yemek-içmek gibi nefsin gafletle hayvanî hacatına ve malayani ve hevaperestane müştehiyata girmemek için oruçla mükellef olmuş.
Ramazan-ı Şerif, bir iyilik ile binler hazineyi kazandırdığı için, çok karlı bir pazar, bir fuardır. Bir hasene ile çok Cennet meyveleri ve neticeleri kazandırdığı için çok verimli bir zemindir. Yapılan güzel işlerin çabucak sünbüllenmesini, netice vermesini sağlayan Nisandaki yağmur gibidir. Hususen bu Kainattaki her şey Allahın sanatını, terbiyesini, eserlerini her an göstermekte olduğundan ve insana verilen sonsuz kabiliyetlerle de bunları görüp, tartıp, tanıyıp, beğenerek, takdir ederek, itaat ve ibadetle mukabele etmesi gerektiği için, sanki Ramazan ayı ibadetlerin bütün çeşitlerini, müminlerin tamamına yakınının yaptığı ve huzur-u İlahide bir resm-i geçit zamanıdır.
Allahın Saltanat ve Rububiyeti karşısında, ubudiyet ile mukabele zamanıdır. Ubudiyetin esası ise; acizliğini, fakirliğini, kusur ve noksanlıklarını anlayıp, hiçbir şeyin sahibi olmadığını bilmektir. Ramazandaki namaz, oruç, zekat gibi ibadetler bu manayı tam ders verdikleri için bir geçit formudur, kulluk modudur. Yoklukta varlığı bulmak, varları Var Edeni bulmaktır. Bundan büyük bayram olur mu?
İşte böyle ulvi ve kudsi bir bayramda olunduğu için yeme-içme gibi nefsin gafletle hayvani ihtiyaçlarına ve malayani ve günahlı zevklere girmemek için oruç emredilmiş.
Güya muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine veyahut âhiret ticaretine girdiği için, dünyevî hacatını muvakkaten bırakmakla, uhrevî bir adam ve tecessüden tezahür etmiş bir ruh vaziyetine girerek; savmı ile, Samediyete bir nevi âyinedarlık etmektir. Evet Ramazan-ı Şerif; bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır.
Hayvani bütün isteklerini ve ihtiyaçlarını terk etmekle, sanki melek makamına çıkmak veya sadece ahiret ticaretiyle meşgul olduğu için dünya insanı değil, sanki Ahiret adamı mertebesine çıkmak veya cismani istek ve ihtiyaçlarını bırakıp, sadece manevi ihtiyaç ve istekler ile hareket etmekle cisimleşmiş bir ruh vaziyetine girmekle, orucu ile Samediyete bir nevi aynalık yapmaktır.
Samed ismi, bir cihetle hiçbir şeye muhtaç olmayan demek. Bu cihetle insan oruç tuttuğunda, birçok ihtiyaçlarını terk ettiği için Samed ismine bir cihetle ayna olur.
Samed isminin diğer ciheti ise, herşey, her şeyiyle beraber Ona muhtaçtır. Oruç tutan insan, oruçtaki açlık vasıtasiyle, hadsiz ihtiyaçlarını anlamakla ve bu sonsuz ihtiyaçlarını karşılayacak yalnız Allahtır diye itikad etmekle, Samed ismine bir nevi aynalık yapıp, gösterir.
Bu manalardan dolayı Ramazan-ı Şerif fani ve kısa bir ömür içinde, baki ve ebedi bir hayatı netice verir. Azı sonsuz, küçüğü azim, faniyi baki, elem ve sıkıntıyı ebedi saadete çevirir.
Ramazan-ı Şerife bizi ulaştırdığı için sonsuz hamd-ü senalar olsun Rabbimize.. Bizi Ramazanın hakkını veren, bütün duygu ve latifelerimizi Ramazanlaştıran, Cennet ve Cemalullah ile ebedi bayramlara ulaşan kullarından eylesin Rahman ve Rahim ismiyle… Amin.
Evet birtek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur’an ile bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra bir hüccet-i katıadır. Evet nasılki bir padişah, müddet-i saltanatında belki her senede, ya cülûs-u hümayûn namıyla veyahut başka bir şaşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Raiyetini, o günde umumî kanunlar dairesinde değil; belki hususî ihsanatına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini, has teveccühüne mazhar eder. Öyle de: Ezel ve Ebed Sultanı olan yirmisekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelal’i; o yirmisekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlîşanı olan Kur’an-ı Hakîm’i Ramazan-ı Şerifte inzal eylemiş. Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir. Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, süflî ve hayvanî meşagılden insanları çekmek için oruca emredilecek. Ve o orucun ekmeli ise: Mide gibi bütün duyguları; gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Yani: Muharremattan, malayaniyattan çekmek ve her birisine mahsus ubudiyete sevketmektir. Meselâ: Dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak. Ve o lisanı, tilavet-i Kur’an ve zikir ve tesbih ve salavat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek… Meselâ: Gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men’edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur’an dinlemeğe sarfetmek gibi sair cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır. Zâten mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruç ile ona ta’til-i eşgal ettirilse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittiba ettirilebilir.
Nasıl ki bir Sultanın bazı özel günleri vardır ve bu özel günlerde hususi ihsanları olur. Ramazan-ı Şerif ve içindeki Kadir gecesi de Rabbimizin özel günleri ve hususi ihsanlarının verildiği zaman dilimleridir. Rabbimiz Kadir gecesini Ramazan içinde gizlemekle, her bir gün ve gecesi Kadirleştirmiş ve Kadir kıymetine getirmiştir. Kadir gecesi belli olsa, herkes sadece o günü değerlendirecek, diğer günlere kıymet vermeyecektir. Büyük Zatlar Ramazanın her gün ve gecesini Kadir bilmişler ve her saniyesini ciddiyetle değerlendirmişler.
Orucun mertebeleri vardır. Bu mertebeler içinde en yükseği ve ekmeli ise, sadece mideye oruç tutturmak değil, bütün aza ve cihazat, letaif ve hissiyata da oruç tutturmaktır.
İnsan görünüşte bir ferd iken, hakikatte sorumlu bir cemaatten ibarettir. Cesedindeki her bir aza birer ferd olduğu gibi, kalbine ve ruhuna bağlı binler ferdleri de içinde bulunduruyor. Külli ibadet, bütün aza ve cihazatı, bütün duygu ve latifeleri emredilen yerlerde, ibadette kullanmak; yasaklanan şeylerden de onları uzak tutmaktır.
Mesela: Dili yalan, gıybet, kötü sözler gibi şerlerden ayırmakla oruç tutturmak ve o dili, Kur’an okumak, Allahı zikretmek, tesbih, salavat, istiğfar, iman ve Kur’anı tebliğ gibi nurani şeylerle meşgul etmek.
Gözü, her türlü haram ve günah şekillerden çevirip, o gözü Kainat kitabındaki hayret ve ibret veren güzelliklere ve sanat eserlerine baktırıp, Kur’anı okumak, Kur’anın manalarını, hakikatlarını tefekküri bir şekilde ders veren tefsirlere bakmak, okutturmakla meşgul etmek.
Kulağı ise, fena şeyleri işitmekten men edip; o kulağı hak söz ve Kur’an dinlemeye, Kur’an ve Hadisin manalarını, alimlerin sözlerini dinlemeye sarf etmek gibi diğer bütün aza ve duyguları da bunlar gibi kullanmaktır.
Mide vücudun idaresi noktasında en büyük fabrika gibi görünür. İhtiyaçları için insanı öyle meşgul eder ki, çok insan hakiki yaratılış gayesini, dünyaya gönderilme maksadını, kulluğun büyük şeref ve manasını unutturur. Ramazanda mide fabrikası susturulup, tatile sokulunca, bütün istidat ve kabiliyetler, hissiyat ve latifeler tezgahları çalışmaya başlar ve teneffüs ederler. Onların çalışması maneviyat kapılarını, marifet perdelerini, muhabbetullah pencerelerini aralayıp, açmaya başlar. Herkes ihlas ve samimiyeti, gayret ve ciddiyeti nisbetinde o manalardan hissedar olur.
Rabbimiz istifademizi küllileştirsin. Bizlere bütün maneviyat kapılarını, marifetullah perdelerini ve muhabbetullah pencerelerini açsın. Bütün hissiyatımızı ve latifelerimizi onlarla doyursun, doldursun, mutmain etsin ki, Biz Rabbimizden razı, O da bizden razı olsun. Amin Amin Esma-i İlahiyenin tecellilerinin adedince Amin.
Kalıcı Bağlantı Yorum (8) Yorum yaz!
« Önceki ::
Blogcu ile yapıldı