11/3/2009 · Kategori: NAMAZ
Huzur mu, ihlas mi esas olmali ibadette?
ibadetlerimizde bazen zihin karisikligi, manevi teveccuh eksikligi
soz konusu olabiliyor. Karmakarisik bir ruh haliyle yaptigimiz bu
gibi ibadetlerimizden bazen umitsizlige bile dusuyor, ruhi zevk
almadan, derin huzur duymadan yapilan ibadet makbul olmaz diye de
vesveselere giriyoruz, bir gevseme soz konusu oluyor. Boyle bir
yorumda haklilik payi var mi? Yoksa her seye ragmen ibadetimizin
degeri, kutsiyeti surer mi?
Bu konuya ait bir degerlendirme yapilacak olursa, umit verici bir
yaklasimin oldugunu gorecek, ibadetlerinizde ne kadar karisik ruh
hali olursa olsun bir gevseme soz konusu olmayacaktir insaallah.
Ibadetlerinde zevk almak, heyecan duymak hemen hepimizin hosuna giden bir guzel mazhariyettir. Insani etkileyen bir derinliktir. Bunu
herkes arzular. Bu derinlik olmalidir da... Ancak istenen bu huzur
yakalanamadigi takdirde umitsizlige kapilmak da yanlistir.
Hatta, Allah’in oyle kullari da olmus ki, ibadet ve itaatlerinde zevk
alip derin huzur duymaktan memnun olmamis, bu hislerini ibadet ve
itaatin ruhu olan ihlasa aykiri bile bulmus, zevk ve huzur icin
ibadet ediyor duruma girdiklerini dusunerek dualarinda soyle
demislerdir :
- Allah’im, bizi sana ibadet ve itaat ettiren ibadetlerimizde
aldigimiz zevk ve huzur ise biz bundan sana siginiyor, zayiflari
tesvik icin verdigin bu ucreti icimizden silmeni diliyoruz...
Bu noktada su degerlendirmeyi yapmak mumkun olabilir :
- Bir kimse namazinda, niyazinda duydugu zevk ve huzurdan cok
seviniyor da bunu namazin sarti gibi hep bekliyorsa, bilsin ki o
kimse lezzet ve huzur bagimlisidir. Daldigi huzur ve aldigi lezzetin
tesvikiyle ibadet ediyor, ihlasin ve karsiliksizligin geregiyle degil.
Şarani Hazretleri burada bir ornek veriyor :
- Misir’in maneviyat buyuklerinden Efdaluddin Hazretleri bir gun bana
soyle dedi : Uzun zamandir gece ibadetlerimde ilerlemeler kaydediyor, kendi kendime ihlasim gittikce artiyor, diye dusunuyordum. Bir gece tefekkurumde farkli seyler ilham edildi bana. Icimden bir ses beni ikaz etti. Senin ibadetlerinde ilerlemen ihlastan degil, ibadet sirasinda aldigin ruhani lezzet ile duydugun huzurdan dolayidir. Hele bir aldigin zevk bitsin, duydugun huzur kaybolsun, nefsin itiraz etsin, kafan, gonlun karmakarisik durumda ibadet eder hale gel de o zaman gor ihlasinin artip artmadigini!..
Efdaluddin Hazretleri konuyu soyle baglamaktadir :
- Bundan sonra zevk almadan, huzur duymadan yaptigim ibadetleri
nefsimle daha ciddi mucadele ederek yaptigim ibadetler olarak gordum, asil ihlasin boyle nefisle mucadele ederek yapilan ibadette oldugunu anladim!..
Bu yoruma gore denebilir ki, gunluk mesguliyetlerin icinde gozumuze,
gonlumuze akseden goruntuler kafamizi karistirip, zihnimizi mesgul
edebilir, ibadetlerimizde huzur duyamaz, zevk alamaz hale getirebilir. Adeta nefsimizle cebelleserek ibadet yapiyor duruma bile dusebiliriz. Ama butun bunlara ragmen ibadetlerimizde bir gevseme ve supheye dusme soz konusu olamaz. Biliriz ki, bizler ruhani zevk ve huzur icin degil, Rabb’imizin emri oldugu icin ibadet ediyoruz. Gorevimiz Ilahi emri hicbir beklenti icine girmeden yerine getirmektir...
Kalıcı Bağlantı Yorum (6) Yorum yaz!
21/2/2009 · Kategori: NAMAZ
9. Sözde denilmiş:
Üçüncü Nükte: Nasılki insan, şu âlem-i kebirin bir misal-i musaggarıdır ve Fatiha-i Şerife, şu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın bir timsal-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibâdâtın enva’ını şamil bir fihriste-i nuraniyedir ve bütün esnaf-ı mahlukatın elvan-ı ibadetlerine işaret eden bir harita-i kudsiyedir.
Kainat Allahın tekvini şeriatı, Kur'an ise kelami şeriatı...İnsan, kainatın nümunesi; Fatiha da Kur'anın nümunesi... Namaz iki nümuneyi bir araya getirmiş. Demek Namaz iki büyük şeriatı içine alıyor veya içinde taşıyor. Adeta Namaz kılan Kainat ve Kur'anın temsilcisi oluyor. Melekler derecemize göre namaz aynasında Kainat ve Kur'anın manalarını biz de okuyorlar.
Namaz bütün ibadetleri içinde topluyor. Namazın içinde İslamiyeti temsil eden; zekat, oruç, hacc ve kelime-i şehadet mana ve hakikatları mevcuttur. Bütün mahlukatın ibadetleri de var. Ayakta, rükuda, secdede, otururken hem bütün meleklerin ayrı ayrı yaptığı bütün ibadetler, hem de ağaçların, bitkilerin, hayvanların, taşlar ve dağların gibi yaptığı bütün ibadetler mevcut... Adeta Namaz kılan insan, bütün ibadetlerin ve ibadet edenlerin fihristesi, hulasası ve nümunesidir. Ki, bizi cüz'iyetten külliyete çıkardığı için Rabbimizin huzuruna müşerref etmiştir. Bu manaları harika ifade eden 16. Sözden 4. Şua:
İşte ey tenbel nefsim! Bir nevi Mi’rac hükmünde olan namazın hakikatı; sâbık temsilde bir nefer, mahz-ı lütuf olarak huzur-u şâhaneye kabulü gibi; mahz-ı rahmet olarak Zât-ı Celil-i Zülcemal ve Mabud-u Cemil-i Zülcelal’in huzuruna kabulündür.
“Allahü Ekber” deyip, manen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyattan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i ubudiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir suretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup,
اِيَّاكَ نَعْبُدُ hitabına (herkesin kabiliyeti nisbetinde) bir mazhariyet-i azîmedir.
Âdeta, harekât-ı salâtiyede tekrarla “Allahü Ekber” “Allahü Ekber” demekle kat’-ı meratibe ve terakkiyat-ı maneviyeye ve cüz’iyattan devair-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve marifetimiz haricindeki kemalât-ı kibriyasının mücmel bir ünvanıdır.
Güya herbir “Allahü Ekber” bir basamak-ı mi’raciyeyi kat’ına işarettir. İşte şu hakikat-ı salâttan manen veya niyeten veya tasavvuren veya hayalen bir gölgesine, bir şuaına mazhariyet dahi, büyük bir saadettir.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
21/2/2009 · Kategori: NAMAZ
"İbadeti terkeden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez, belki de inkâr eder." Hakikatını, alemimize yaklaştırmak için Üstadımız, misallendiriyor.
"Evet herkes, kâinatı kendi âyinesiyle görür. Cenab-ı Hak insanı kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususî bir âlem vermiş. O âlemin rengini, o insanın itikad-ı kalbîsine göre gösteriyor. Meselâ; gayet me’yus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve me’yus suretinde görür; gayet sürurlu ve neş’eli, müjdeli ve kemal-i neş’esinden gülen bir adam, kâinatı neş’eli, güler gördüğü gibi; mütefekkirane ve ciddî bir surette ibadet ve tesbih eden adam, mevcudatın hakikaten mevcud ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür. Gafletle veya inkârla ibadeti terkeden adam; mevcudatı, hakikat-ı kemalâtına tamamıyla zıd ve muhalif ve hata bir surette tevehhüm eder ve manen onların hukukuna tecavüz eder."
İnsan öyle bir varlık ki, kendini herşeyin merkezinde ve esasında gördüğü için, herşeyi kendine göre değerlendirir. Misaldeki gibi, kendi üzüntülü ise zanneder ki herşey onun gibi hüzünlü ve ızdıraplı. Yağmur yağsa, der ki: Bulutlar da benim gibi hüzünlü ve ağlıyor. Kuşların ötüşlerini duysa der: Vah vah! Bunlar da benim gibi sevdiklerinden ayrılmış, feryad ediyorlar. Amma neşeli, halinden memnun insan ise, aynı hadiselerden, kendine göre sevinçli bir yorum yapar. Aynen böyle de, Tefekkürle, ciddi ibadet eden adam, kendi ibadet ettiği için, kainatın da bir derece ibadetini farkeder.
"Meselâ: Nasılki bir usta hârika bir makinayı yapsa; onu takdir eden herkes o zâta “Mâşâallah, bârekâllah” deyip alkışlar. Öyle de: O makina dahi, ondan maksud neticeleri tam tamına göstermesiyle, lisan-ı haliyle ustasını tebrik eder, alkışlar. Her zîhayat ve herşey böyle bir makinadır, ustasını tebriklerle alkışlar."
(Emirdağ Çiçeği)
"Nasıl bir usta, pek hârika bir makineyi derin ilmi ve mu’cizekâr zekâsıyla yapsa, o acib makineyi gören herkes, o ustayı takdirkârane tebrik edip alkışlar ve tahsinkârane medihlerle ve ihsanlarla ona maddî, manevî hediyeler, tahiyyeler verir; o makine dahi, o ustanın istediği tarzda tam tamına, gayet mükemmel olarak arzularını ve hârika ince san’atını ve meharet-i ilmiyesini göstermesiyle, kendi ustasını lisan-ı hal ile alkışlar, tebrik eder, manevî tahiyyeler, hediyeler verir."
"Aynen öyle de; kâinatta bütün zîhayat taifeleri, herbiri ve herbir ferdi, her tarafı mu’cizeli birer hârika makinedir ki; ustasının herşeyin herşey ile münasebetini gören ve herşeyin hayatına lâzım bütün şeyleri görüp tam yerinde ona yetiştiren ihatalı ilminin derin ve ince cilveleri ile kendini tanıttıran Sâni’-i Zülcelalini hayatlarının lisan-ı halleriyle, ins ve cinn ve melek olan zîşuurların kal dilleri gibi tahiyyelerle alkışlar ve tebriklerle اَلتَّحِيَّاتُ لِلّهِ derler. Ve hayatlarının fiyatını doğrudan doğruya bütün mahlukatı bütün ahvaliyle bilen hâlıklarına ubudiyetkârane takdim ediyorlar." (15. Şua)
Bir çok Risalenin başında geçen: "Yerde, gökde hiçbirşey yoktur ki, Allahı tesbih ve tahmid etmesin." Ayeti gibi, pek çok ayetler Kainattaki mevcudatın ibadetlerine işaret ediyorlar.
Nurlarda da bu manada pek çok yerler var. Hatta her mevcudun Esma-i İlahiyeyi gösteren aynalar, Esma-i İlahiyeye muvafık hareket eden memurlar, Tekvin sıfatının sahifelerinde ayetler, Samedani Kainat Kitabının mücessem kelimeleri... olduğunu nazara vermekle, Kainattaki varlıkların hakikat olan ibadetlerini bütün latifelerimizin önüne seriyor ve serpiyor. Yani "İyyake na'büdü" derken başta bütün ehl-iman cemaati, sonra bütün kainattaki bütün varlıkların her birisi Vezaif-i Eşya tabir edilen, (yani ne için yaratılmışsa o vazifeyi eksiksiz yapması) kendilerine mahsus ibadette bulunması, sonra vücudumuzdaki bütün zerrat, hüceyrat, duygular ve azaların hepsi beraber ibadet ediyor ve biz "İyyake na'büdü " derken hepsinin ibadetlerini Allaha takdim ediyoruz.
İşte mütefekkirane ibadet eden, kainatın ve kainattaki bütün varlıkların ibadetlerini gördüğü gibi, onların ibadetlerini de Allaha takdim eder. Onların ibadet yaptığını anlayınca onlara hürmet eder, muhabbet eder.
Amma ibadeti terkeden ise, bütün bu manalardan mahrum kalınca, mevcudatın tesbihat ve ibadetlerini anlayamaz ve inkar eder.
“Ehl-i dalaletin ölmesiyle, semavat ve zemin, onların üstünde ağlamıyorlar.” Ve mefhum-u muhalif ile delalet ediyor ki: “Ehl-i imanın dünyadan gitmesiyle, semavat ve zemin, onların üstünde ağlıyor.” Yani: Ehl-i dalalet, madem semavat ve arzın vazifelerini inkâr ediyor. Manalarını bilmiyor. Onların kıymetlerini iskat ediyor. Sâni’lerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir adavet ettiğinden elbette semavat ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrin eder, onların gebermesiyle memnun olurlar. Ve mefhum-u muhalif ile der: “Semavat ve arz, ehl-i imanın ölmesiyle ağlarlar.” Zira ehl-i iman ise (çünki) semavat ve arzın vazifelerini bilir. Hakikî hakikatlarını tasdik ediyor. Ve onların ifade ettikleri manaları iman ile anlıyor. “Ne kadar güzel yapılmışlar, ne kadar güzel hizmet ediyorlar.” diyor. Ve onlara lâyık kıymeti veriyor ve ihtiram ediyor. Cenab-ı Hak hesabına onlara ve onlar âyine oldukları esmaya muhabbet ediyor. İşte bu sır içindir ki, semavat ve zemin, ağlar gibi ehl-i imanın zevaline mahzun oluyorlar.
Çocukluğumuzda okuma-yazma bilmezken, bir kitap görürsek, hemen açar, içinde resim arardık. Resim bulamayınca, o kitap bizim için kıymetsizleşir, kenara atar, "bunda birşey yok" der, bir daha da bakmazdık. Halbuki, okuma öğrendiğimizde o resimsiz kitaplarda ne büyük manalar, hakikatlar, kainatı ihata edecek nurlar bulduk. Okuma bilmediğimiz için o kitaplar bizim için kıymetsiz ve ehemmiyetsizdi. Hatta bize deseler: "Bu çok mühim bir kitap." belki derdik: "Hadi canım, kıymetli olsa içinde resim olurdu."
Yukarıdaki manalara kıyas edelim.
Rabbimiz insanı kainattaki mevcudata halife olarak yarattığı için, onunla alakalı her bir ferdi temsil etme özelliği vermiş.
Mesela: Nasıl ki, bir Cumhurbaşkanı veya Başbakan, 70 milyon insanı ve 780 bin kilometre karelik bir alanı temsil ediyor. Vazifesini unutsa veya terk etse, yani makamını şahsi işlerine sarf etse, imkanlarını nefsine yöneltse, mevkiini enaniyetine basamak yapsa, 70 milyon insan ve 780 bin kilometre karelik bir alanda bulunan bütün mahlukatın hakkına tecavüz etmiş olmaz mı? Cezası o kadar büyük olmaz mı?
İşte insan kainatın halifesidir. Vazifesi de bütün mahlukatı (meleklerde dahil) temsil ederek ibadet etmektir. Vazifesini unutur veya inkar ederse mahlukat adedince mesul olur. O ibadet etsin diye, ona hizmet eden mahlukatın neticelerini, elmasdan kömüre çevirdiği için, onların ibadetlerinin kıymetlerini hiçe indirmiş olur. (kendine bakan cihette)
9. Sözü hatırlarsak beş vakit namazın belli zamanlara tahsisinin hikmeti anlatılırken, beş vakit namazın bütün zaman ve mekanların ibadetlerini bir araya topladığını görürüz. Namaz kılarken Kainat namına kılmayı niyet etmeli, Rüku ve secdeye giderken bütün kainat ve bütün zamanlardaki mahlukat namına rüku ve secde ettiğimizi niyet etmeliyiz.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
20/2/2009 · Kategori: NAMAZ
insan, Cenab-ı Hakk’ı tanımazsa ve Ona tevekkül etmezse, o vakit insan, gayet derecede âciz ve zaîf, nihayet derecede muhtaç, fakir, hadsiz musibetlere maruz, elemli, kederli bir fâni hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka peyda ettiği bütün eşyadan mütemadiyen firak elemini çeke çeke, nihayette, bâki kalan bütün ahbabını bir firak-ı elîm içinde bırakıp, kabrin zulümatına yalnız olarak gider.
Hem müddet-i hayatında gayet cüz’î bir ihtiyar ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihayetsiz elemler ile ve emeller ile faydasız çarpışır ve hadsiz arzuların ve makasıdın tahsiline, semeresiz boşu boşuna çalışır.
Hem kendi vücudunu yüklenemediği halde, koca dünya yükünü bîçare beline ve kafasına yüklenir. Daha cehenneme gitmeden cehennem azabını çeker.
İnsanın manevi hastalıkları: Acz, fakr, zaaf, sonsuz ihtiyaçlar, hadsiz musibetlere maruziyet, bütün sevdiği mahlukattan ayrılık ve ayrılma ihtimali, fanilik, ölüme karşı çaresizlik, cüz'i ihtiyar, azıcık iktidar, kısacık bir hayat, nihayetsiz emeller ve elemler, kendi vücudunun yükünü taşıyamadığı gibi, bütün kainatın dertleriyle dertlenmek...gurur, riya, hased, adavet, dünya sevgisi vb.
Amma kalbi amel ve ibadetlerin güneşi olan İMAN ve bedeni ibadetlerin fihristesi olan NAMAZ ve diğer ibadetler ise şu manayı vermekle, tedavi ediyor.
İnsanın za’f u aczini ve fakr u ihtiyacını, bir Kadîr-i Rahîm’e tevekkül ile tedavi eder.
Hayat ve vücudun yükünü, Onun kudretine, rahmetine teslim edip; kendine yüklemeyip belki kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde bir rahat makam bulur.
Kendisinin “nâtık bir hayvan” değil, belki hakikî bir insan ve makbul bir misafir-i Rahman olduğunu bildirir.
Dünyayı, bir misafirhane-i Rahman olduğunu göstermekle ve dünyadaki mevcudat ise, esma-i İlahiyenin âyineleri olduklarını ve masnuatı ise, her vakit tazelenen mektubat-ı Samedaniye olduklarını bildirmekle, insanın fena-i dünyadan ve zeval-i eşyadan ve hubb-u fâniyattan gelen yaralarını güzelce tedavi eder ve evhamın zulümatından kurtarır.
Hem mevt ve eceli, âlem-i berzaha giden ve âlem-i bekada olan ahbablara visal ve mülâkat mukaddemesi olarak gösterir. Ehl-i dalaletin nazarında bütün ahbabından bir firak-ı ebedî telakki ettiği ölüm yaralarını böylece tedavi eder. Ve o firak, ayn-ı lika olduğunu isbat eder.
Hem kabrin âlem-i rahmete ve dâr-ı saadete ve bağistan-ı cinana ve nuristan-ı Rahman’a açılan bir kapı olduğunu isbat etmekle, beşerin en müdhiş korkusunu izale edip, en elîm ve kasavetli ve sıkıntılı olan berzah seyahatini, en leziz ve ünsiyetli ve ferahlı bir seyahat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani kabir ejderha ağzı olmadığını, belki bağistan-ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.
Hem mü’mine der: “İhtiyarın cüz’î ise; kendi mâlikinin irade-i külliyesine işini bırak. İktidarın küçük ise, Kadîr-i Mutlak’ın kudretine itimad et. Hayatın az ise, hayat-ı bâkiyeyi düşün. Ömrün kısa ise; ebedî bir ömrün var, merak etme. Fikrin sönük ise; Kur’anın güneşi altına gir, imanın nuruyla bak ki: Yıldız böceği olan fikrin yerine herbir âyet-i Kur’an, birer yıldız misillü sana ışık verir.
Hem hadsiz emellerin, elemlerin varsa, nihayetsiz bir sevab ve hadsiz bir rahmet seni bekliyor.
Hem hadsiz arzuların, makasıdın varsa, onları düşünüp muztarib olma. Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka diyardır ve onları veren de başkadır.”
Hem der: “Ey insan! Sen kendine mâlik değilsin. Sen, kudreti nihayetsiz bir Kadîr, rahmeti hadsiz bir Rahîm-i Zât-ı Zülcelal’in memluküsün. Öyle ise sen, kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme; çünki hayatı veren odur, idare eden de odur.
Hem dünya sahibsiz değil ki, sen kendi kafana dünya yükünü yüklettirerek ehvalini düşünüp merak etme; çünki onun sahibi Hakîm’dir, Alîm’dir. Sen de misafirsin; fuzulî olarak karışma, karıştırma.
Hem insanlar, hayvanlar gibi mevcudat, başı boş değiller; belki vazifedar memurdurlar. Bir Hakîm-i Rahîm’in nazarındadırlar. Onların âlâm ve meşakkatlarını düşünüp, ruhuna elem çektirme. Ve onların Hâlık-ı Rahîm’inin rahmetinden daha ileri şefkatini sürme.
Hem sana düşmanlık vaziyetini alan mikroptan tâ taun ve tufan ve kaht ve zelzeleye kadar bütün eşyanın dizginleri, o Rahîm-i Hakîm’in elindedirler. O Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Rahîm’dir, rahîmiyeti çoktur. Yaptığı her işinde bir nevi lütuf var.”
Ey şikem-perver nefsim! Acaba hergün hergün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu? Madem vermiyor; çünki ihtiyaç tekerrür ettiğinden, usanç değil belki telezzüz ediyorsun.
Öyle ise: Hane-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, ruhumun âb-ı hayatı ve latife-i Rabbaniyemin hava-yı nesimini cezb ve celbeden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir.
Evet nihayetsiz teessürat ve elemlere maruz ve mübtela ve nihayetsiz telezzüzata ve emellere meftun ve pürsevda bir kalbin kut ve kuvveti; herşeye kadir bir Rahîm-i Kerim’in kapısını niyaz ile çalmakla elde edilebilir.
Evet şu fâni dünyada kemal-i sür’atle vaveylâ-yı firakı koparan giden ekser mevcudatla alâkadar bir ruhun âb-ı hayatı ise; herşeye bedel bir Mabud-u Bâki’nin, bir Mahbub-u Sermedî’nin çeşme-i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir.
Evet fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ezelî ve ebedî bir zâtın âyinesi olan ve nihayetsiz derecede nazik ve letafetli bulunan zîşuur bir sırr-ı insanî, zînur bir latife-i Rabbaniye; şu kasavetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümatlı ve boğucu olan ahval-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
20/2/2009 · Kategori: NAMAZ
Dolmuş şoförlüğü yapan bir kardeşimiz, aynı hatta çalışan bir gençle muhabbet kurmuş. Bir gün ona demiş ki:
Çok zengin birisi, sana her gün 24 altın verse.. Sonra : "Verdiğim 24 altından hergün birisini, bana geri verirsen, sana gelecekte köşkler, arabalar, katlar, yatlar olarak geri veririm." dese, ne yaparsın?
Genç demiş ki: Ne bir altını abi, dört-beş tanesini veririm.
Kardeşimiz demiş: Fazla söyleme zararlı çıkarsın.
Genç: Valla veririm, hiç de üzülmem.
Kardeşimizde:
Rabbimiz bize her gün 24 altından daha kıymetli, 24 saat ömür veriyor. Bu verdiği ömürden bir saatini, beş vakit namazla, kendisine geri vermemizi, ta ki, o beş vakit namaz için sarfedilen, bir saate mukabil, ebedi bir Cennet, binler köşkler ve mülkler vereceğini vaad etmiş, söz vermiş ve bizden istemiş. Şimdi sen, o bir saati verecek misin? demiş.
O genç demiş:
Haa! O başka...
Şimdi bu insana ne denir?
Veya 4. Sözdeki ifade:
"Bin adamın iştirak ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabul ederse; halbuki kazanç ihtimali binde birdir. Sonra yirmidörtten bir malını, yüzde doksandokuz ihtimal ile kazancı musaddak bir hazine-i ebediyeye vermemek; ne kadar hilaf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü, kendini âkıl zanneden adam anlamaz mı?"
21.Sözde:
"Eğer desen: “Beni namazdan ve ibadetten alıkoyan ve fütur veren öyle lüzumsuz şeyler değil, belki derd-i maişetin zarurî işleridir.” Öyle ise ben de sana derim ki: Eğer yüz kuruş bir gündelik ile çalışsan; sonra biri gelse, dese ki: “Gel on dakika kadar şurayı kaz, yüz lira kıymetinde bir pırlanta ve bir zümrüt bulacaksın.” Sen ona: “Yok, gelmem. Çünki on kuruş gündeliğimden kesilecek, nafakam azalacak” desen; ne kadar divanece bir bahane olduğunu elbette bilirsin. Aynen onun gibi; sen şu bağında, nafakan için işliyorsun. Eğer farz namazı terketsen, bütün sa’yin semeresi, yalnız dünyevî ve ehemmiyetsiz ve bereketsiz bir nafakaya münhasır kalır. Eğer sen istirahat ve teneffüs vaktini, ruhun rahatına, kalbin teneffüsüne medar olan namaza sarfetsen; o vakit, bereketli nafaka-i dünyeviye ile beraber, senin nafaka-i uhreviyene ve zâd-ı âhiretine ehemmiyetli bir menba olan, iki maden-i manevî bulursun."
Bu manalarla baksak:
"Namazı terk eden ne kadar büyük bir hasaret eder, ne kadar ehemmiyetli bir serveti kaybeder"
Bir latife:
Yakında vefat etmiş olan Üstadımıza bir sene kimse yokken (Üstadın bütün hizmetkarları hapse alınmış.Yanlız Mahmud Çalışkan Abi kalmışken) hizmet eden Vahşi Şaban Akdağ abi, Adapazarına gelmişti. Birisini ziyaret etmek isteyince esnaf bir kardeş, arabasını bir vakıf kardeşimize veriyor ki Şaban abiyi istediği yere götürsün. Yolda Vahşi Şaban soruyor.
Kardeş bu araba çok güzel. Markası ne? Kardeşimiz cevap veriyor: Reno Safran marka, şöyle güzel, böyle güzel bir araba deyince... Şaban abi diyor: Kardeş ben de arabaya yazıldım. Kardeş heyecanla: Abi ne marka... Şaban abi: Burak marka, her gün beş beş ödüyorum. diyor. Allah ebediyyen rahmet eylesin.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::
Blogcu ile yapıldı