20/12/2009 · Kategori: NURLU HATIRALAR
Dolmuş şoförlüğü yapan bir kardeşimiz, aynı hatta çalışan bir gençle muhabbet kurmuş. Bir gün ona demiş ki:
Çok zengin birisi, sana her gün 24 altın verse.. Sonra : "Verdiğim 24 altından hergün birisini, bana geri verirsen, sana gelecekte köşkler, arabalar, katlar, yatlar olarak geri veririm." dese, ne yaparsın?
Genç demiş ki: Ne bir altını abi, dört-beş tanesini veririm.
Kardeşimiz demiş: Fazla söyleme zararlı çıkarsın.
Genç: Valla veririm, hiç de üzülmem.
Kardeşimizde:
Rabbimiz bize her gün 24 altından daha kıymetli, 24 saat ömür veriyor. Bu verdiği ömürden bir saatini, beş vakit namazla, kendisine geri vermemizi, ta ki, o beş vakit namaz için sarfedilen, bir saate mukabil, ebedi bir Cennet, binler köşkler ve mülkler vereceğini vaad etmiş, söz vermiş ve bizden istemiş. Şimdi sen, o bir saati verecek misin? demiş.
O genç demiş:
Haa! O başka...
Şimdi bu insana ne denir?
Veya 4. Sözdeki ifade:
"Bin adamın iştirak ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabul ederse; halbuki kazanç ihtimali binde birdir. Sonra yirmidörtten bir malını, yüzde doksandokuz ihtimal ile kazancı musaddak bir hazine-i ebediyeye vermemek; ne kadar hilaf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü, kendini âkıl zanneden adam anlamaz mı?"
21.Sözde:
"Eğer desen: “Beni namazdan ve ibadetten alıkoyan ve fütur veren öyle lüzumsuz şeyler değil, belki derd-i maişetin zarurî işleridir.” Öyle ise ben de sana derim ki: Eğer yüz kuruş bir gündelik ile çalışsan; sonra biri gelse, dese ki: “Gel on dakika kadar şurayı kaz, yüz lira kıymetinde bir pırlanta ve bir zümrüt bulacaksın.” Sen ona: “Yok, gelmem. Çünki on kuruş gündeliğimden kesilecek, nafakam azalacak” desen; ne kadar divanece bir bahane olduğunu elbette bilirsin. Aynen onun gibi; sen şu bağında, nafakan için işliyorsun. Eğer farz namazı terketsen, bütün sa’yin semeresi, yalnız dünyevî ve ehemmiyetsiz ve bereketsiz bir nafakaya münhasır kalır. Eğer sen istirahat ve teneffüs vaktini, ruhun rahatına, kalbin teneffüsüne medar olan namaza sarfetsen; o vakit, bereketli nafaka-i dünyeviye ile beraber, senin nafaka-i uhreviyene ve zâd-ı âhiretine ehemmiyetli bir menba olan, iki maden-i manevî bulursun."
Bu manalarla baksak:
"Namazı terk eden ne kadar büyük bir hasaret eder, ne kadar ehemmiyetli bir serveti kaybeder"
Bir latife:
Yakında vefat etmiş olan Üstadımıza bir sene kimse yokken (Üstadın bütün hizmetkarları hapse alınmış.Yanlız Mahmud Çalışkan Abi kalmışken) hizmet eden Vahşi Şaban Akdağ abi, Adapazarına gelmişti. Birisini ziyaret etmek isteyince esnaf bir kardeş, arabasını bir vakıf kardeşimize veriyor ki Şaban abiyi istediği yere götürsün. Yolda Vahşi Şaban soruyor.
Kardeş bu araba çok güzel. Markası ne? Kardeşimiz cevap veriyor: Reno Safran marka, şöyle güzel, böyle güzel bir araba deyince... Şaban abi diyor: Kardeş ben de arabaya yazıldım. Kardeş heyecanla: Abi ne marka... Şaban abi: Burak marka, her gün beş beş ödüyorum. diyor. Allah ebediyyen rahmet eylesin.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
12/7/2009 · Kategori: NURLU HATIRALAR
Ömer Okçu'nun 50 yıllık hayat arkadaşı Sermin Okçu: Hekimoğlu İsmail'e hizmet etmekten şeref duyuyorum
Türkiye'de kitleleri derinden etkileyen üç kitaptan biri mutlaka Minyeli Abdullah'tır. Sabah gazetesinde tefrika edildiği ve Türkiye'yi ayağa kaldırdığı günden bu zamana tam 43 yıl geçti. Fakat her yeni nesil aynı heyecanla okuyor. Hâlâ binlerce satıyor. Hava Ast Subayı Ömer Okçu'nun, Ankara'da mütevazı bir evde eşinin bile haberi olmadan kaleme aldığı Minyeli Abdullah'ı Türkiye'de duymayan, bilmeyen neredeyse yok.
Minyeli Abdullah gibi çok satan onlarca kitabı olan ve Hekimoğlu İsmail müstearını (takma ad) kullanan Ömer Okçu, hiç şüphesiz toplumun düşünce yapısını derinden etkilemiş bir yazar. Okçu, şimdi 77 yaşında. Onca kitap ve şöhrete rağmen hâlâ mütevazı bir evde, mütevazı bir hayat yaşıyor. Kısa bir süre önce kolon kanseri teşhisiyle hastaneye yatırıldı ve ağır bir ameliyat geçirdi. Neyse ki sağlık durumu her geçen gün iyiye gidiyor. Taburcu olduğunu öğrenince Çengelköy'deki evine geçmiş olsun ziyaretine gittik.
Ömer Bey, geniş pencereleri bahçeye açılan mütevazı bir salonda istirahat ediyor. Yanı başındaki sehpanın üzerinde kalem ve not defteri var. Bir de yazıları. Diğer yanında hayat arkadaşı Sermin Okçu. Yazmayı, 8 yıl önce felç geçirdiğinde de bırakmamıştı, ağır bir ameliyat atlattığı şu günlerde de bırakmıyor. Yazdıkça, anlattıkça kendisini iyi hissediyor. Sermin Hanım da; "Yazmak, onu hayatta tutuyor." diyor. Zaman'daki köşesinde hastalığının kendisine hissettirdiklerini okuyucusuyla paylaşıyor.
Sermin Hanım, Hekimoğlu'nun çileli hayat hikâyesinin en yakın tanığı. 50 yıllık birlikteliklerine iki çocuk, 57 kitap ve sayısız konferans sığdıran bir çift onlar. Hep geride durmayı, eşinin yazı hayatına karışmamayı tercih etmiş. Komşuları bile onun Hekimoğlu İsmail'in eşi olduğunu bilmemiş. Ziyaretimizde Sermin Hanım'a Hekimoğlu İsmail'i ve çileli hayatlarını sorduk. Bizi kırmadı ve ilk defa anlattı. Samimi ve güçlü bir kadın. Heyecanlandığı ya da üzüldüğü zaman aksanı Erzincanlı olduğunu ele veriyor. Eşinin yanı başından hiç ayrılmıyor. Onun eşi olmaktan, ona hizmet etmekten şeref duyduğunu söylüyor.
Ömer Okçu ile nasıl tanıştınız?
Bizim zamanımızda görücü usulü vardı. 50 yıl önce. Aileler beğenmiş, biz de görüştük. Beğendik birbirimizi.
Ömer Bey nasıl birisiydi?
Genç, ince, uzun boylu, güzel bir delikanlıydı. Zaten babam, temiz bir çocuk, namaz da kılıyor diye razı olmuştu. Namaz kılması etkilemişti babamı. O zamanlar ben de bir başkaydım, Ömer Bey de.
Erzincan'a mı yerleştiniz?
Evlendikten 3 gün sonra İstanbul'a gittik. Askeriyeye yakın olduğu için (Ömer Okçu 1972'de emekli oluncaya kadar askeriyede subaydı) Ümraniye'de ev tuttuk. Ümraniye o zaman köydü. Çok yalnız kaldım orada. Ömer Bey, her sene 15–20 gün Amerika'ya atış talimlerine giderdi. Hayatı hep okuyup yazmakla geçti. Eve geldiğinde çocuklarla hal hatır eder, benimle konuşur, sonra odasına yazmaya ve okumaya geçerdi. Rahatsız etmezdik onu. Bizim çocuklarla ayrı bir dünyamız vardı, onun ayrı.
Minyeli Abdullah'ı yazdığından da haberdar değilmişsiniz. Hatta kitap çıktıktan çok sonra öğrenmişsiniz. Bu doğru mu?
Evlendiğim günden beri Ömer Bey hep okur ve yazar. Gazetelere yazıyor sanıyordum. Meğer roman yazıyormuş. Minyeli Abdullah gazetede yayınlandıktan sonra, insanlar eve beni Sevde (romandaki kahramanın adı) diye görmeye gelince öğrendim. İnsanların benden çok beklentileri olurdu. Hâlbuki benim Sevde'yle bir alakam yok. Bilakis ben kendimi pek ön plana çıkartmazdım.
Neden ön plana çıkmak istemiyordunuz?
O yıllarda her ağızdan bir şey çıkıyordu. Yıllarca oturduğumuz yerlerde komşularımızın benden haberi olmamıştır. Zaten ilk yıllarda Ömer Bey asker olduğu için kendimizi pek belli etmiyorduk. Sırf Ömer Bey namaz kılıyor diye evimizi aramaya geliyorlardı. İlk geldiklerinde çok zoruma gitti. "Acaba biz hırsız mıyız, eşim askeriyenin şu kadar bir şeyini mi getirdi? Getirenleri aramıyor da bizim evi niye arıyorlar?" diye üzülmüştüm.
Kitapları ve yazıları nerede olurdu?
Ömer Efendi nerede saklıyordunuz Minyeli'yi?
Ömer Okçu: Buzdolabının altında.
Sermin Okçu: Bak ben de bilmiyorum. Kuyuyu biliyordum ama buzdolabının altını bilmiyordum. Evin bahçesinde suyu kurumuş bir kuyu vardı. Kuyunun orta yerinde bir motor. Komşulara motor bozuldu, onu tamir ediyor derdik. Hâlbuki Minyeli'yi oraya saklıyor. İkide bir motor bozuldu diye kuyuya iniyordu.
Ömer Bey yazarken ve okurken siz ne yapıyordunuz?
Ömer Bey yazmaya başladı mı yanına ancak çok önemli bir şey soracaksam girerdim. Çocukları da alır içeride otururduk. Onu rahatsız etmezdik. Çay içmezdi. Yanına meyve ve su koyardım. Canı ne isterse kalkar kendi alırdı. Bana veya çocuklara söylemezdi (Ağlıyor). Hiç kimseye yük olmazdı. Beklentisi olan biri değildir. Her şeyi kendisi yapardı. O anlamda bir eş olarak kendisinden razıyım.
'Arada biraz da bizimle ilgilen der' miydiniz?
O zamanlar çevremdekiler derdi ki, "Eşin gidip geziyor, sen niye onunla gitmiyorsun?" Ben de, "O hizmete gidiyor, yoğunluğunun arasında bizimle ilgilenemez." derdim. Zamanı zayi olmasın diye saati saatine ayarlardı her işini. Kimi yere otobüsle, kimine uçakla gider, bekâr evlerinde, öğrenci yanında kalırdı. Çocuklar var, beni nasıl götürsün? "Eşin sizi bırakıp gidiyor." diyenlere, "Canı sağ olsun da gitsin hizmete." derdim. Hâlâ keşke canı sağ olsun, gücü yetsin de gitsin hizmete diyorum (Ağlıyor).
İki çocuğunuz var. Daha çok olmasını ister miydiniz?
Ah şimdi çok pişmanım. Bir tane daha olsaydı keşke. Oğluma da kızıma da çok yük biniyor. Çok yoruluyorlar. Bilmiyorum. Yazı böyleymiş herhalde. Olmadı. Çocuklar evlenince, yalnız kalınca çok pişman oldum, bir tane daha olsaydı diye. Ama her gün Allah'a çok şükrediyorum. Babalarının bu hastalığında evlatlarım bana yardımcı olmasa ben ne yapardım? Benden iyi bakıyorlar babalarına. Evlat vazifelerini ziyadesiyle yapıyorlar.
"Ömer Bey'e bebeğim gibi bakıyorum"
Hekimoğlu'nun hastalık döneminde yanından hiç ayrılmadınız. Hastanede hep yanındaydınız. Siz nasılsınız?
İyiyim çok şükür. 8 yıl oldu felç olalı. Ben de yaşlandım ama Allah yardım ediyor. Ama bu son rahatsızlığı bizi çok yıprattı. Şükrediyoruz yine de. Ömer Bey'e şimdi "bebeğim" diyorum. Bebek gibi bakıyorum ona.
Birbirinize nasıl hitap edersiniz?
İsmimizle çağırırız. Bazen Ömer Bey derim. O bana Sermin der, bazen de hanım...
Sinirlendiği zaman size nasıl seslenir?
Ekseri Sermin der.
Size hediye alır mıydı?
Evlilik yıldönümümüzde alırdı. Ya bir çiçek ya elbise ya da eşarp...
Her evlilikte olduğu gibi darıldığınız olur muydu?
Ne kadar darılsak da çocuklara belli etmezdik. Fazla dargınlığımız olmazdı. Hele öyle karşı karşıya gelip ağız münakaşası hiçbir zaman yapmadık. Evliliğimizin ilk yıllarında bazen not yazar masanın üzerine koyardı. O kadar. Torunlarına da bunu yapar. Bir şey söyleyeceği zaman onlar için hikâye yazar.
Ömer Bey'e çok mektup gelirmiş. Onları okur muydunuz?
Kendisi açar ve okurdu. Cevap yazar, sonra da mektupları saklamazdı. İnsanların özel hayatları olduğu için hassasiyet gösterirdi. Ben okumazdım. İstemezdi de. Hastalandıktan sonra çok insan geldi. Bize hocam şu iyiliği yaptı, şu zaman şunu yaptı diye. Yaptığını söyleyen biri değildir. Ziyaret edenlerden öğrendim yaptıklarını. Hiçbirinden haberdar değilim. Belki o zamanlar bana söyleseydi razı olmazdım. Tabii gencim, çocuklar var, ihtiyaçlar... İyi ki söylememiş. İyi ki gitmiş, iyi ki vermiş, iyi ki yapmış... Yaptığı iyilikler bize karşı geldi. Nerede sıkışsak orada yardım geldi.
Hekimoğlu'na mektup yazan birçok kadın vardı. Kıskanıyor muydunuz?
Hiç aklıma gelmezdi. O kadar güvenim vardı ki. Eşimi biliyordum. Hiçbir gün kıskanmadım. Onun başka derdi vardı kızım. Davasında bazen gözü ailesini bile görmüyordu. "Derdimi Seviyorum" diye kitabı var.
'Bir Deliyle Evlendim' kitabı hakkında ne düşünüyorsunuz?
İlk duyduğumda güldüm. Hatta bana çok takılan oldu. "Bu ismi nasıl kabul ettin?" dediler. Onlara, "Kitabı okumadan bana niye soruyorsunuz ki. Okuyun." derdim. Kitabın gayesi ve içeriği belli.
Her ailenin kendine ait kısa-uzun vadeli planları vardır. Ev alacaktır, araba, koltuk, çocukların okulu vs. Sizin böyle hedefleriniz, planlarınız var mıydı?
Hiç hedefimiz yoktu. Allah ne nasip etmişse oydu. Aldığımız maaş belliydi. Kendimize göre idare ederdik. Benim de zaten süse, eşyaya merakım yoktur. Minyeli Abdullah kitabı çıktığında Ankara'daydık. Asker aileleri beni merak etmişler, geldiler. Beni gözlerinde ne kadar büyütmüşlerse karşılarına mütevazı bir ev ve hanım çıkınca şaşırdılar.
Nasıl tepki gösterdiler?
"Biz böyle beklemiyoruz." demişlerdi. Tepkileri tuhafıma gitmişti. "Nasıl böyle konuşabilirler?" diye düşünmüştüm. Yaşantımız hâlâ öyledir. Geçen gün bir radyo Minyeli Abdullah'ı oynatacakmış. Ömer Bey, Osman'a (oğlu Osman Okçu, Timaş Yayınları Genel Yayın Yönetmeni) "Sakın telifini almayasın." dedi. Oğlum Osman, "Baba, anneme lazımmış, alayım anneme vereyim." diye takılıyor. 'Yok' dedi. Zaten ben de istemem. Bu zamandan sonra elimizden gelen iyiliği yapalım da. Ne iyilik yapabilirsek o bizim için kârdır. Ne yapayım parayı? Ömer Bey, kitaplarından, yazılarından aldığı parayı ailesi için kullanmamıştır. Hepsini Allah yolunda harcamıştır.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
8/4/2009 · Kategori: NURLU HATIRALAR
Ali Ulvi Kurucu Hatıralar
Petrolden önceki Hicaz, bir yokluk ve kıtlık diyarıydı..
1947 senesi bir Ramazan günü idi. Hiç unutmam Ağustos ayındaydık.
Öğle namazında Harem-i şerif’ten geldim. Soyundum; su dökünüp istirahat edeceğim.
Annem seslendi:
- Oğlum, komşu bakkaldan pirinç alıver. Akşama pilav yapacağım.
Namazdan önce sana söylemeyi unutmuştum. Hadi git de pirinç getir.
Sesimi çıkarmadım ama çok sıkıldım. İçimden söylendim:
- Be mübarek valide ! Bir saat evvel namaza çıkarken sana sordum:
‘Anne ben namaza gidiyorum. Bir isteğiniz var mı ?’ dedim.
‘Hayır oğlum salimen git, gel…diye beni uğurladın.
Şimdi soyundum, su dökünüp biraz dinleneceğim. Bakkaldan pirinç istiyorsun. Dışarıda sıcak elli derece, müthiş bir Sam rüzgarı esiyor.
Neyse, giyindim, bakkal yollandım. Oturduğumuz Bab-ül-mescidi mahallesinden Abdülhadi amca bakkalımızdı. Yaşlı, muhterem bir zat idi.
Abdülhadi amcaya vardım. Baktım, kapısının üzerine bir zincir asmış, o zincire tutunmuş ayakta duruyor. Hem dükkanda bulunduğunu gösteriyor, hem de gelen müşterileri karşılıyor.
Yaklaşınca bir taraftan şu tesbihe devam ettiğini duydum:
-Subhanallahi ve’l-hamdülillahi ve lailahe illallahu vallahu ekber.
Kendisine selam verdim. Selamımı aldıktan sonra ilk sözü şu oldu:
-İster misin, Allah sana da cennete bir bahçe diksin ?
-Hayırdır inşallah, Abdülhadi amca ?
- Oğlum, Efendimiz (SAV) “ Cenab-ı Hakk : ‘Bir defa Subhanallahi ve’l-hamdülillahi ve lailaheillallahu vallahu ekber, diyen kuluma, ben cennette bir ağaç dikerim. Cennete geldiğinde, cemalimle müşerref olacağı, mükafatını alacağı, rahmetimi göreceği gün, bir de bahçesi olacaktır, buyurmuştur’ diye müjdelemiştir.
Abdülhadi amca devam etti:
-Gerçi sen bilirsin bunu ya, ben hatırlatmak için söylüyorum. Hele şu Ramazan gününde yapılan tesbihlerin, oğlum, daha çok tesiri oluyor… Bir de Efendimize salavatı unutma. Tesellin bu olsun. Zikrin de bu olsun. Fikrin de bu olsun..
Oturup dinlenmemi teklif etti. Oturdum:
-Bugün biraz sıcak değil mi ? dedim.
-Ne’am, velakin ed-dinu kaviyyun ya veledi. (Evet, fakat din daha kuvvetli ey oğlum)
O sözünü hiç unutmam. Evet sıcaktır, fakat din ondan daha kuvvetlidir. Sıcak diye oruç mu yiyeceğiz ? Haşa ! Ölürüz de yemeyiz. Ölüm vuslatın kapısı, Cenab-ı Hakk’a kavuşmanın kapısıdır. Müminin safası, ölümden sonra başlar..
…..
Abdülhadi Amca Medine-i Münevvere köylerindendi. Halim selim ve çok sehi, cömert idi. Bir fakir gördü mü, hemen onu doyurmak isterdi.
İftar vakitleri, ekmeğin arasına tahin helvası sarmış, fakirlere dağıtırken görürdüm. Fakirler de alışmışlar, dükkanının önüne gelirlerdi. Yiyecekleri olmadığı, hallerinden belliydi.
Yine öyle dürümler yapıp dağıttığı bir akşamın ertesi günü dükkanına girmiştim:
-Abdülhadi amca, dün iftar vakti garipleri sevindirdiğini gördüm. Çok memnun oldum. Sanki bana ikram etmişsin gibi sevindim, diye kendisini tebrik ettim.
Laf lafı açtı, konuşurken kendisine Peygamber-i Zişan’ın iftarlık yemeğinin fakirlere verildiği kıssasını anlatmıştım. Kamil insan tatlı tebessümlerle dinlemiş, aynı zamanda:
‘Ya Allah, ya Allah, ya Allah, Allahümme salli ale’l-habib, hatta yerdaa’
(Allah’ım sevgilim Muhammed Mustafa’ya, razı oluncaya kadar salat selam eyle, habibin Muhammed Mustafa –razıyım Allah’ım, taştı rahmet deryası…- deyinceye kadar salat u selam eyle’ şeklinde salavat getirir, dua ederdi..
Kıssa şudur: Ayşe validemiz rivayet eder:
“ Peygamber-i Zişan’ın nafile oruç tuttuğu günlerdi. Bir gün yemeğini hazırlamış, akşam olsun, gelsin iftar etsin, diye bekliyordum. Kapının dışından bir garibin sesi geldi.
- Ya ehle beyti’n-Nebi, ene rasulün garibun. Hel indekum şey’ün aaküluhuu (Ey peygamber hanesi, ben garip bir insanım-yolcuyum, açım, muhtacım- yiyecek bir şeyiniz var mı ?)
Bu garibin sesini duyunca, Efendimiz için hazırladığım sofrayı, kapıdan verdim. Yedi, yedi dua etti.
Rasul-i Ekrem (SAV) akşam namazını kıldılar geldiler:
-Bana verecek bir yemeğin var mı Aişe ? diye sorunca:
-Ya Rasulallah, böyle böyle oldu.. diyerek olanları anlattım.
-Çok iyi ettin ya Aişe, ben de senden bunu beklerdim, ne iyi ettin ! dediler.
Hurma yediler, su içtiler, tekrar mescide gittiler. Aynı hadise üç akşam üst üste tekerrür etti.
Rasul-i Ekrem her seferinde bana ‘iyi etmişsin’ dedikten sonra, hurma yiyip, su içip yine mescide gidiyordu.
Mescidde sahabiler onu bekliyordu. Onlarla sohbet ediyor, onları yetiştiriyordu. Yemek içmek düşündüğü yoktu.
Dördüncü günü idi. Akşama doğru Hazret-i Osman
‘Rasul-i Ekrem oruçludur, hane-i saadettedir’ diye görüşmeye gelmiş,
Efendimizi sordu. Kendisine, üç gündür olanları; gelen fakiri, iftar yemeğini ona verdiğimi, Peygamber-i Zişan’ın bu yaptığımı beğendiğini,
ancak üç gündür hurma ve su ile oruç tuttuğunu anlattım.
Bu acıklı halden haberdar olan Hazret-i Osman ağlayarak şöyle diyordu:
- Ey Rasulallah, malım, canım sana feda olsun, anam babam feda olsun, kurbanın olayım.. Benim gibi damadın var şuracıkta.. Bir günden bir güne ‘Osman bize bir şey gönder. Bizim evde bir şey yok’ demedin… Akşama kadar memleketin, ümmetin işi senin üzerinde olsun, devlet reisi, hükümet reisi, kumandan her şeyi yap; beş vaktin imamı, hatibi sen ol, sonra da hurmayla, suyla oruç tut.. Benim evimde bu kadar nimet bulunsun da, yine de sen benden bir şey isteme ya Rasulallah !...
Hazret-i Osman böyle diyerek ve ağlayarak evine gitti. Hemen yufka ekmekleri, çömleklerle kavurma, yağ, bal getirdi. Daha çuvalla un getirmek için de gitti.
O çıktı, Peygamber-i Zişan teşrif ettiler.
-Ayşe, bana vereceğin bir şey var mı ? diye sorunca.
-Buyurun ya rasulallah, bakınız ne nimetlerimiz var, dedim.
Baktı, kimin getirdiğini sordu.
‘Osman getirdi’ deyince, oturmadan kıbleye döndü ve şöyle dua etti:
-Allah’ım ben Osman’dan razıyım, sen de razı ol.. Yarabbi, Osman’ın servetinin, zenginliğinin bize çok faydası oldu. Hayırlı insana hayırlı mal yakışıyor. Allah’ım, ben Osman’dan razıyım, sen de razı ol.
Hz Osman da bu duayı duyunca sevincinden ağladı..
…
Fakir bu kıssayı nakledince, Abdülhadi amca dedi ki:
-Ya habibi, ben dükkanda olan ekmekten, helvadan verdim. Efendimiz, kendisi için hazırlanan rızkı vermiş. Bana şimdi evimden yenmek gelecek, ben onunla iftar edeceğim. Efendimizin büyüklüğüne bak ki, kendisi için hazırlanan yemek, bir garibe veriliyor. Hem de hadise üç gün tekerrür ediyor. Yine de Aişe annemize: ‘ Ne iyi ettin Aişe’ diyor. ‘Ben de senden bunu beklerdim’ diyor.
İşte yavrum, böyle bir peygamberin ümmetiyiz.
Bu şehirde, böyle bir peygamberin komşusuyuz…
Ali Ulvi Kurucu, ‘Hatıralar-2’, Haz: E. Düzdağ;
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
2/4/2009 · Kategori: NURLU HATIRALAR
NECMİ ABİ VE BİR PROFESÖR
Tanıdığı bir profesörü ilk defa makamında ziyaret eder, Necmi Abi.
Profesör Bey biraz sohbetten sonra: Necmiciğim kahveni nasıl alırsın,der.
Necmi Abide şakayla karışık: Koca profesör oldun da, benim nasıl kahve içtiğimi bilmiyor musun, der.
O da der: İlk defa sana kahve ısmarlayacağım, nereden bileyim.
Necmi abi der: baksana odunlar bile benim nasıl şekerli, elma, portakal, karpuz, kavun yiyeceğimi biliyor da, sen nasıl koca profesörsün bilmiyorsun, hayret der.
Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!
1/4/2009 · Kategori: NURLU HATIRALAR
ÇANTACI NECMİ ABİ İLE BİR ATEİST
Beyaz eşya pazarlamacısı kamyondan iner. Beyaz eşya satan dükkana girer .Dükkanda dini bir konuda sohbet yapılmaktadır. Satıcı sohbet esnasında kafasını uzatarak:
-Merhaba , ben ateistim, sizinle dini konularda tartışabiliriz, dedi.
Dükkanda bulunanlardan biri olan Necmi Abi
-Hoş geldin Ateist kardeş,
-Hoş bulduk
-Buyur gel oturalım, sohbet edelim.
Ateist oturur.
-İsminiz nedir ateist kardeş?
-Yıldırım
-Merhaba Yıldırım memnun oldum benim adım da Necmi.
-Sağol.
-Sen akıllı, zeki birine benziyorsun, dedi Necmi Abi.
- Nerden bildin? Diye sordu Yıldırım.
(Necmi abi baştan yağlama yapıyor ki kapı sonra gıcırdamasın)
-Pazarlama müdürüsünüz, aptal adamı müdür yapmazlar .Ordan anladım, dedi.
-Teşekkür ederim.
-O yüzden sen ateist olamazsın. Ateist olmak için akılsız aptal olmak lazım. Çünkü şu kainata baktığımızda her şey Allah’ın varlığını bize gösteriyor, dedi.
Yıldırım sessiz beklemede. Necmi abi cebinden gözlüğünü çıkardı.
-Yıldırımcığım madem sohbet edicez, sevdim seni.
-Ben de sizi sevdim, severim konuşkan insanları, dedi Yıldırım.
Necmi abi gözlüğü göstererek:
-Buna ne dersiniz Yıldırımcığım?
-Gözlük deriz, dedi.
-Biz de gözlük deriz.
Cebinden kalem çıkartıp:
-Buna ne dersiniz?
-Kalem deriz, dedi.
-Biz de kalem deriz, dedi Necmi abi.
Bu arada dükkan sahibi bir tepsi şeftali ortaya koydu sohbet esnasında afiyetle yensin diye. Necmi abi bir şeftaliyi eline alarak:
-Peki buna ne dersiniz Yıldırımcığım? dedi
-Şeftali deriz, dedi.
-Bak işte biz de şeftali diyoruz. Demek ki görüş ayrılığımız yok. Şimdi sen buna şeftali desen ben patates desem, diğerine kalem desen ben de baston desem herhalde bu adamla sohbet edilmez deyip kalkıp giderdin. Demek ki baktığımızda aynı şeyleri görebiliyoruz.
Şimdi biz bu şeftaliyi nerden aldık Yıldırımcığım?
-Manavdan, dedi.
-Hayır öyle değil. Yani denizden mi çıkardık, topraktan mı çıkardık, yoksa ağaçtan mı topladık?
-Ağaçtan dedi.
-Peki bu ağacın aslı nedir?
-Nasıl yani? diye sordu Yıldırım.
-Yani bu ağaç aslında bir odun değil mi?
-Evet doğru, biz ağaç diyoruz ama aslı odun.
-Peki bu odun şeftali yapmayı öğrenmek için okula gitti mi? Kursa gitti mi?
-Gitmez tabi ki, dedi.
-Aklı var mıdır bu odunun? Düşünüp desin ki : Ya ben bu insanlara şeftali yapayım de afiyetle yesinler.
Yıldırım düşündü:
-Aklı yok, dedi. Okula da gitmedi.
-Yani Yıldırımcığım, bu odun öyle bir şey üretiyor ki tadı, rengi, kokusu hoşumuza gidiyor, içindeki vitamin vücudumuzu besliyor. Yıldırımcığım bu şeftaliyi bize bizi tanıyan biri mi verebilir yoksa bu odun mu verebilir?
Yıldırım dondu kaldı. Durdu, düşündü:
-Sen, dedi. Bir deryasın.
Necmi abi gülümseyerek:
-Ben derya değilim, derya bizim okuduğumuz Kuran Tefsiri kitaplarıdır. İşte Yıldırımcığım. Bizi tanıyan, seven, acıyan ve neyden hoşlandığımızı bilen bir Rabbimiz var. O şeftaliye kokuyu veren , burnumuza da o kokuyu alma kabiliyeti vermiş. Tadını veren, dilimize tat alma kabiliyeti vermiş. İşte O bizim Rabbimizdir, Allah’ımızdır.
Necmi abi devam ederek:
-Mesela dedi ineğin süt vermesi. İnek bizi tanımaz. Arının bal vermesi, arı bizi tanımaz. Şimdi biz bilim adamlarını toplayıp desek ki: Ya profesörler , bu arılar var ya çok terbiyesiz şeyler, biz balını almaya gidince bizi sokuyorlar. Biz bundan sonra arı balı yemek istemiyoruz. Biz siz bal yapın, bize profesör balı yapın biz ondan yemek istiyoruz desek. Bize arı gibi bal yapabilir mi profesörler?
-Yapamazlar dedi.
-Peki profesörün yapamadığı balı, bir sinek nasıl yapabiliyor? Kuran’da Nahl suresi var. Orda Allah diyor ki: Ben arıya vahyediyorum, emrediyorum insanlar için şifalı olan balı üretiyor. Kuran’da iki yerde şifa kelimesi geçer. Birinde Allah’ın Peygambere vahyettiği Kuran’ın inanlara şifa olduğu söylenir, diğerinde ise Allah’ın arılara vahyettiği balın bütün insanlara şifa olduğu söylenir.
Yıldırım iyice şaşkın vaziyette bakıyor. Necmi abi devam ederek:
-Mesela 5 kişilik bir taksi, saat kulesinin etrafında kendi kendine döner mi?
-Tabi ki dönmez, dedi Yıldırım.
-Peki 5 kişilik taksi kendi kendine dönmezken 7 milyarlık dünya kendi kendine nasıl dönüyor? Demek ki onu bir döndüren var . Yıldırımcığım hiç baklava baklavacısız baklavalaşır mı?
Yıldırım gülümseyerek –Hayır, dedi
-İşte maalesef modern bilim baklavayı görüyor ama baklavacıyı görmek istemiyor.
-Yahu siz nereye takılıyorsunuz? Hocanız kim? dedi Yıldırım
-Sevgili kardeşim benim Hocam Bediüzzaman’dır, ben onun yazdığı eserleri okurum dedi Necmi abi.
-Yapma ya o mu hocanız?
Necmi abi :
-Sen bize takıl neşelenirsin , dedi
-Belli ya çok neşeli bir insansın, bir odundan neler çıkardın, dedi Yıldırım.
-O da bişey mi Yıldırımcığım biz de daha ne odunlar var.
Gülüşerek vedalaşıp ayrıldılar.
Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!
« Önceki ::
Blogcu ile yapıldı