17/12/2009 · Kategori: SUAL - CEVAP


Birincisi: Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihatında tekâsül göstermesine binaen dedim: Namazdan sonraki tesbihatlar, tarîkat-ı Muhammediye'dir (A.S.M.) ve velayet-i Ahmediye'nin (A.S.M.) bir evradıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür. Sonra, bu kelimenin hakikatı böyle inkişaf etti: Nasılki risalete inkılab eden velayet-i Ahmediye (A.S.M.) bütün velayetlerin fevkindedir; öyle de, o velayetin tarîkatı ve o velayet-i kübranın evrad-ı mahsusası olan namazın akabindeki tesbihat, o derece sair tarîkatların ve evradların fevkindedir.
(Kastamonu Lahikası - 103)

risalete inkılab eden velayet-i Ahmediye (A.S.M.) ne demektir.Nasıl anlamalıyız?

 

 

Üstadımızın ifadesiyle: Velayet, halktan Hakka; Risalet ise Hakktan halka yolculuktur, bir seyr-ü sülukdur.

Yani, insan Allaha; yani fiil, isim, sıfat, şuunat ve Zat makamlarına yükselmek için, uruc etmek için ibadet, tefekkür merdivenleri, asansörleriyle terakki etmeye çalışır. Velayet mesleğinde insanın cehdi, gayreti, ciddiyeti, fedakarlığı... vardır. Emirlere itaat ve yasaklardan kaçınmak olan ibadet ile her şey üzerindeki Ehadiyet ve Samediyet imza, mühür, hatem ve turralarını okuyarak Allaha yakınlık, dostluk, velilik makamlarında terakki eder.

Bu terakkisinde ne kadar yükseğe çıkabilirse, o noktada ona vazife verilir. O vazife insanları irşad vazifesidir ve Risalet mesleğidir. Vazifeyi veren, o kişinin terakkisine göre Allahın isim, sıfat, şuunat ve Zat makamlarındaki tecellileridir. Peygamberimiz asm. kendisinden önce gelen bütün Enbiya ve kendisinden sonra gelecek bütün Evliyanın fevkınde öyle bir yükseliş kazanmıştır ki, Yedi kat semavatta sıfat ve şuunat makamlarının mazharları olan ulül azm Peygamberleri geçmiş ve Zat makamının zirvesine çıkıp, vazifeyi bizzat Zat-ı Vacib-ül Vücuddan almıştır.

Velayet mesleğinde bir kaide vardır ki, ne kadar yükseğe çıkarsan o kadar aşağı inersin. Yani Peygamberimiz asm. Velayetiyle öyle yükseğe çıkmış ki, Risaletinin şumulü en yüksek-en düşük mertebeli insandan, cinden, melekden, ta canlı ve cansız bütün mahlukata kadar tesir dairesine girdirilmiştir. Bu Rabb-ül Aleminin çok büyük bir lutfudur.

İşte Resul-i Ekrem aleyhissalatü vesselamın azim kulluğu, Onu en azam Risalet makamına çıkarmış ve kulluğun her mertebesine tebliğ edebilme nimetine mazhar olmuştur. Bu öyle bir mazhariyettir ki, Ona asm. samimane müteveccih olan, Onun asm. davasına ihlas ile hizmet etmeyi niyet eden en adi, maneviyattan habersiz, velayetin zerresine de sahip olmasa, bir anda evliyaların fevkına çıkabilir.

Bedevi bir Arab, bir saat Onun asm. sohbetini dinler, başka kavimlere tebliğe gider, yüzlerce insanın hidayetine vesile olurdu. Bir sohbetini dinleyen (kızını gömerken müteesir olmayan adamlar) karıncaya basamıyacak kadar bir şefkat-i rahimaneyi kazanırdı.

Üstadımızın ifadesiyle: Ey Müslüman senin ruz-i mahşerde böyle bir Şefiin ve Şefaatçin var. Onun asm. şefaatine mazhar olmak için Sünnet-i Seniyyesine ittiba et.

Peygamberimiz asm. en yüksek Velayet makamının mazharı olduğu için, Onun asm. evradları en makbul, en feyizlidir.

Risale-i Nur, bu asırda Bizzat Peygamberimizden asm ve Kur'andan ders alma sırrına mazhariyetle Sahabe mesleğinin bu asırda devamına vazifelendirilmiştir. Bundan dolayı her tarikatın çeşitli evrad ve ezkarları varken; Risale-i Nur hizmetinin evradları ise şunlardır: İttiba-i Sünnet etmek, Feraizi işlemek, Kebairi terk etmektir. Bilhassa Namazı tadil-i erkan ile kılmak, Namazın arkasındaki Tesbihatı yapmaktır.

Ya Erhamerrahimin bizleri Resul-i Ekrem asm.ın şefaatine mazhar; Sünnet-i Seniyyesine ittibaa muvaffak ve dar-ı Saadette Onun Aal ve Ashabına komşu eyle. Amin Amin bihürmeti Seyyidil Mürselin

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

4/12/2009 · Kategori: SUAL - CEVAP


Öyle ise, mazide şükrünü eda etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzımdır.       

                            Zeyl-ül Habbe (Mesnevi-i Nuriye)

 

 

 

         Şükrün kazası olur mu? Üstadımızın ifadesi gösteriyor ki, oluyormuş. Nasıl kılamadığımız (Rabbimiz vaktinde kılmayı, kılamazsak bir an önce kazalarımızı tamamlamayı nasib etsin.) bir namazın, kazası var. Demek, şükretmediğimiz nimetin, kazası var. Noksan olan vaktin namazı, kaza edildiği gibi veya tutulmayan orucun veya verilmeyen zekatın kazası gibi. Vakti geçse de, geriye dönüp, o eksikler tamamlanmaya çalışılır. Belki, o vaktinde yapılan gibi olmasa da, geç de olsa, kaza etmek lazım.


      Mesela: Sağlıklı ve sıhhatliyken, şükrümüzü eda aklımıza gelmese de, hastalanınca o sıhhat nimetini hissetmek ve hakkını vermediğimizi düşünüp, pişman olmak, ne büyük bir nimet olduğunu hatırlamak, hastayken sıhhatli günlerimiz için şükretmek, hastalıktan kurtulunca, anladığımız şükür vazifesini edaya niyet etmek. Belki normalde yapacağımız ibadet veya hizmeti ikiye katlamaya çalışarak, geçmişde yapamadıklarımızı niyet etmek.


      Peygamberimiz AleyhisSalatü VesSelam, Teheccüd Namazını bir vesile ile kılamazsa, Duha vaktinde kaza edermiş. Bir gün Peygamberimiz AleyhisSalatü VesSelam öğlen namazının farzını kıldırmış. Selamdan sonra, bir memleketten bir kafile gelmiş. İslamiyeti öğrenmek istediklerini beyan etmişler. Peygamberimiz AleyhisSalatü VesSelam, onların suallerine cevaplar verirken, vakit geçmiş ve İkindi ezanı okunmuş. İkindi Namazından sonra kafile gidince, Peygamberimiz AleyhisSalatü VesSelam, öğlen namazının iki rekat son sünnetini kaza etmiş. Vaktinde yapmadığı veya yapamadığı, farz dahi olmayan, bir ibadeti bile terk etmiyor.


      Başka bir yönden de bakabiliriz. Mesela: Oruç tutamıyan bir insan, mazereti bitince kaza eder. Eğer mazereti devamlı ise, oruç olarak onu kaza etmeye muktedir olamıyacaksa, kefaret verir. Fakir doyurmak gibi.. İhtiyarlamış ve hidayete yeni mazhar olmuş bir kişi, gençlik zamanının şükürlerini kaza manasında veya niyetinde, gençlerin dindar yetişmeleri için maddi-manevi yardımda bulunması gibi..


       Biz Nurları tanımadan evvel de, mümin ve müslümandık. Amma Nurlar, okudukça bizi, şuurlu bir mümin ve müslüman yapmaya başladı. Ne büyük hakikatları, ne muazzam manaları bize düşündürüyor, tefekkür ettiriyor.



         
İ’lem Eyyühel-Aziz! Sem’, basar, hava, su gibi umumî nimetler daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran, hususî şahsî nimetlerden kat kat fazla şükre istihkak ve liyakatları vardır.


          Binaenaleyh o gibi umumî nimetlere karşı nankörlük edip şükran etmemek, en büyük küfran-ı nimet sayılır. Hal bu merkezde iken, bazı insanlar şahıslarına ait hususî nimetlere karşı Allah’a şükrederlerse de, şu umumî nimetler onlara şümulü yokmuş gibi fikirlerine bile gelmiyor. Halbuki en büyük nimet, âmm ve daimî olan nimetlerdir. Umumiyet kemal ve ehemmiyete delil olduğu gibi, devam da ulviyet ve kıymete delalet eder.



          
Kulak, göz, hava ve su ne büyük nimetler, amma şükretmek hatırımıza gelmiyor. Ya bu nimetleri kaybedeceğiz, ya kaybedenleri göreceğiz ya da Nurlarla meşguliyet neticesinde fikren terakki edip, bu nimetlerin büyüklüğü ile beraber hamd ü sena vazifesine gireceğiz. Niyet edeceğiz ki, geçmiş ve gelecek bütün bu gibi nimetlere hamd ediyoruz.


        Nasıl olabilir?



           
Eğer desen: “Şu küllî hadsiz nimetlere karşı nasıl şu mahdud ve cüz’î şükrümle mukabele edebilirim?”


         Elcevab: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikad ile… Meselâ: Nasılki bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile, bir padişahın huzuruna girer ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş.

        Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?”

        Birden der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymetdar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünki sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.”

        İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o bîçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatını, en büyük bir hediye gibi kabul eder.


       Aynen öyle de: Âciz bir abd, namazında “Ettahiyyatü lillah” der. Yani: Bütün mahlukatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri hediye-i ubudiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler sana takdim edecektim. Hem sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir. Nebatatın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir.


        Hem meselâ: Kavun, kalbinde nüveler suretinde bin niyet eder ki, “Ya Hâlıkım! Senin esma-i hüsnanın nakışlarını yerin birçok yerlerinde ilân etmek isterim.” Cenab-ı Hak gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibadet gibi kabul eder. “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” Şu sırra işaret eder.




         
Bir de daha önce bahsettim mi bilmiyorum. Bir abimizden duyduğum bir hadiseyi nakledeyim. Bir çeşit kanser hastalığına yakalanan bir zatı ziyarete gitmişler. Hasta olan abimiz ziyarete gelenlere demiş: Şimdi size tükürük ne büyük bir nimettir, göstereceğim. Bir lokma ekmek ve bir bardak suyu almış. Lokmayı ağzına alıyor. Çiğniyor, bir yudum su... çiğniyor, bir yudum su... Bir bardak su ile bir lokma ekmeği zorla yutabilmiş. Bu hadiseyi duyunca çok hayret ettim. Tükrüklerim için hamd ettim. İlk defa. Hiç hatırıma tükrüğün nimet olduğu gelmemişti. Hatta bazen kızdığımız insana tuh deriz, tükürürüz. Yani tükürük gibi kıymetin yok demek isteriz. Halbuki tükürük olmayınca insan yiyemez, içemez, hatta konuşamaz. Bu manaları tefekkür ederken, hatırıma vücudumda bulunan ve benim nimet olduğunu anlamadığım ve dolayısıyla hamd ve şükür etmediğim binler nimetlerin varlığı hatırıma gelince şaşırdım. Ne yapacağım, bunların şükrünü nasıl eda ederim. Ahirette mesuliyetten nasıl kurtulurum gibi manalar biran ümitsizliğe sevketti. Birden Şükür Risalesindeki şu cümle hatırıma geldi. Beni ümitsizlikten kurtardı, ferahlandırdı:


           
Hem şükrün envaı var. O nevilerin en camii ve fihriste-i umumiyesi, NAMAZ dır.


          
Demek, namaz bütün nimetlere şükür hükmünde. Hükmünde yani mesuliyetten kurtarıyor. Elbette, her bir nimete şuurane ve tek tek şükür etmek ayrı bir mazhariyet.


            
Ya ErhamerRahimin. Ezelden ebede kadar, her kimden her kime karşı, gelmiş ve gelen ve gelecek bütün hamd ü senalar sana aittir. Bildiğimiz ve bilmediğimiz ve ebediyyen bilemiyeceğimiz bütün nimetlerine, bütün nimetlenenlerin, mazhar oldukları nimetleri adedince, nimetlerin verildiği toplam zamanların aşireleri adedince sana Elhamdü Lillah ve Eşşükrü Lillah.

 Ya ErhamerRahimin. Bizleri Hamidin, Şakirin Taifesine dahil eyle.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

22/11/2009 · Kategori: SUAL - CEVAP

        Hizmet çok geniş bir daire. Çok şubeleri, mertebeleri var.

           Yeni tanıyanlarımız için en büyük hizmet Nurları devamla ve ciddiyetle okuması. Ruh, kalb,akıl gibi manevi duygularımız günahlardan, vesvese ve şübhelerden yaralanmış, kirlenmiş, aç kalmış, hastalanmış. Okuduğumuz hakikatlar birer ilaç, birer merhem, birer gıda, birer sabun gibi, önce yaraları iyileştirecek, tedavi edecek, temizleyecek, doyuracak...

Bu hadiseler cereyan ederken 25. Sözde beyan edilen:


Safa-yı kalb,

tezkiye-i nefis,

terakki-yi ruh,

tekemmül-ü akıl ve 

tasdik-i akıl mertebeleri


iç dünyamızda hakim oldukça önümüzde hizmetin hadsiz ufukları görünecek. Bu mertebeler bizim manevi istikametimizi tayin ediyor.


Bazen etrafımızda insanlar görüyoruz. Bir hidayet pırıltısı kalbinde çakmış, heyecanla herkesi hidayete çağırıyor, ölçü bilmeden, kendini yetiştirmeden, farzları aleminde oturtmadan, tebliğe başlıyor. Ya şevki sönüyor, ya muvaffak olamıyor. Bir bakıyorsunuz, eski halinden fena vaziyete düşmüş. Üzülüyoruz.

Risaleler bize diyor ki:


Nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez. Öyleyse nefsimden başlarım.

Ben herkesden daha ziyade muhtacım.

Okudukça önce safa-yı kalb, yani kalbimizde bir ferahlık bir huzur başlıyor ve hissediyoruz.

Devam ettikçe kısa bir zamanda tezkiye-i nefis, yani fenalıklardan, lüzumsuz şeylerden, günahlardan uzaklaşma, namaza,ibadete muhabbet etme.

Sonra ruhun terakkisi yani daha önce eş-iş-aş düşünürken daire genişleyip Alemlerin Rabbini, tüm nimetlerin Sahibini düşünme, kulluğunu anlama, bu hakikatlardan haberi olmayanların istifadesi için dua etmek, onlara kitap vermek veya çat-pat da olsa anlatmaya gayret etmek. Bunlar insanın aklını terakki ile tekemmül ettiriyor. Tekemmül, kemale erme, olgunlaşma manalarını taşıyor.

Demek bu üç mertebede terakkiden evvel aklımız ham, dar ve olmamış vaziyette. Meselelere dar bir ufuktan, bir vecih ve yönden bakarken.. artık geniş bir pencereden altı cihetten bakmaya başlıyor.

Beşinci mertebe ise Tasdik makamı. Yani dikkat edelim anlama makamı değil, Kabul etme. İtikad haline gelme. Bildiğini, anladığını kayıtsız, şartsız yapma. Şartlar ne olursa olsun, maniler ne kadar kuvvetli olursa olsun, o işi yapma. Yapamayınca şiddetli ızdırap.

Anlamak ile tasdik arasında çok fark var. Anladığımız, anlattığımız çok şey var ki, tasdik, itikad manasına gelmediğimiz için ya tatbik edemiyoruz, ya da yarım-yamalak yapıyoruz.

Hasıl-ı Kelam: Hizmet geniş bir daire... Okumak, dua etmek, maddi ve manevi hizmete sahiplenmek, derse gitmek, derse götürmek, kitap almak, kitap vermek, anlamak, anlatmak gibi çoook şubeler var. Bu site de bir hizmet zemini değil mi? Herkes karınca-kaderince elinden geleni yapmalı, yapılan hizmetleri duyunca sevinmeli ve dua etmeli
.

Cenab-ı Allah cümlemizi bu hizmet-i İmaniye ve Kur'aniyede halisane, muhlisane daim ve muvaffak eylesin. Konuşmamızı-susmamızı, hayatımızı-ölümümüzü her halimizi hizmet eyle. Amin

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

9/9/2009 · Kategori: SUAL - CEVAP

 Eğer biz ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaik-ı imaniyenin kemalatını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatler halinde İslamiyete girecekler. Belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslamiyete dehalet edecektir” (Hutbe-i Şâmiye)


Buna göre; demek ki, İslam Ahlakını fiillerimizle yeterince izhar edemiyoruz.

Bu noktada bu fiillerimizi nasıl besleyebiliriz? Üstadın bu yöndeki tavsiyeleri nelerdir?

Bu sözü açabilir misiniz?

 

“Eğer” kelimesi sebebler alemine bakıyor. Allah bu alemi Hakim isminin tecellisi yaptığı için, hikmeti sebebler perdesini iktiza ediyor. Ahiret ise Kadir ismi, Kudret sıfatının tecellisidir. Orada sebebler görünmez. Her şeyde esma ve sıfatı ile Allah görünür.

İşte “Eğer” kelimesi bize ihtar ediyor ki, Allah hikmetiyle neticeleri, sebeblere bağlamış. Biz vazifemizi yaparsak, kudretiyle neticeyi halk edecek. Vazifemizi yapmazsak, ya neticeyi vermeyecek veya bizi bırakıp, başka sebebleri çıkaracak, biz mahrum kalacağız.

“Biz” kelimesi ise, ferdi değil, çoğunluğu, cemaati nazara veriyor. Yani şahsen, ferden ahlak-ı İslamiyeyi kamil manada fiilleriyle izhar edenler var. Fakat bunun bir şahs-ı manevi olması için çoğunluk lazımdır. Bir ferd, birkaç kişiye tesir edebilir, ama devletlere, milletlere tesir edecek, ancak kemmiyeten ve keyfiyeten çok bir cemaat ister. “Biz”, benlerden meydana gelir. Ferden mükemmel insanların sayısı arttıkça, tesir dairesi de büyüyecektir. O zaman kamil ferdler arttıkça, “Biz”in de tesir gücü ve dairesi artacaktır. Benden ne olur demeyeceğiz. Her bir ben, çok mühimdir. Her bir ben, bir kainattır.

“ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaik-ı imaniyenin” önce ahlâk-ı İslamiyenin demesinin çok sebeblerinden birisi bence şu olabilir:

İnsanlar imanın derecesini ancak ahlak güzelliği ile görebilirler. İman kalbi bir ameldir. İman bir güneştir ve ışıkları ahlak ile, hal ile, ibadet ve takva ile, mahlukata hürmet ve incitmeme ile tezahür eder. Herkes önce ahlaka bakar. Fakat hakaik-ı imaniyenin inkişaf etmediği Müslümanlarda ahlak gel-gitlidir. Kısmidir, cüz’idir, hususidir. Ahlak-ı İslamiyenin her tabakasındaki terakki ancak imanın şuur haline yükseldiği nisbettedir. İmanda terakki, ahlakda terakkiyi netice verir. İmanın sonsuz mertebelerinde terakki eden Rasul-i Ekrem asm. Efendimiz bunun en büyük ve mükemmel delil ve bürhanıdır. En kuvvetli hüccetidir.

Ahlakın bütün şubelerinde zirveyi geçmiştir. Hatta bazı ahlak şubeleri zirvede iken birbirini etkisiz hale getirmeye çalışır. Mesela cömertlikde zirve ile iktisatta zirve veya hilmde, yumuşak davranışda zirve ile şecaatte, kahramanlıkda zirve veya adalette zirve ile merhamette zirve veya şefkatte zirve ile Allah için buğz etmekde zirve vs. birbiriyle çatışır. İkisini istikamet ve dengede tutabilmek Üstadımızın ifadesiyle mucizelerin mucizesidir. O da Rasul-i Ekrem asm. Efendimize mahsustur.

İşte hakaik-i imaniyede terakki etmek, müminin ahlaki seviyesini yükselttikçe, ihlasdaki nuraniyeti artar. İhlasın artması onu herkese sevdirmeye başlar. İhlasdaki kemalat, düşmanına bile onu sevdirir. Sevmek de, benzemek demektir. İnsan sevdiğine benzemeye yani onun gibi giyinmek, konuşmak, hareket etmek ister. Zamanla onun ahlakını taklid eder ve onun gibi olmaya başlar.

Kastamonu Lahikasında:

Hem yirmi seneden beri tahribkârane eşedd-i zulüm altında o derece ahlâk bozulmuş ve metanet ve sadakat kaybolmuş ki, ondan belki de yirmiden birisine itimad edilmez.

İşte bu gibi manalar sebebiyle şöyle der:

Hem üç mes’ele var: Biri hayat, biri şeriat, biri imandır. Hakikat noktasında en mühimmi ve en a’zamı, iman mes’elesidir. Fakat şimdiki umumun nazarında ve hal-i âlem ilcaatında en mühim mes’ele, hayat ve şeriat göründüğünden o zât (Hz. Mehdi) şimdi olsa da, üç mes’eleyi birden umum rûy-i zeminde vaziyetlerini değiştirmek nev’-i beşerdeki cari olan âdetullaha muvafık gelmediğinden, her halde en a’zam mes’eleyi esas yapıp, öteki mes’eleleri esas yapmayacak.

Demek en büyük mesele imanın ferdi alemlerde, önce isbatı, tahkiki, şübhelerden selamete çıkarılması, manilerinin ber-taraf edilmesi ve kuvvetlendirilmesidir. Kuvvetlenen iman dinde sebatı ve sadakatı, ahlakda metanet ve devamlılığı netice verdikçe, bu müminler birer maya şekline gelecek ve etraflarındaki insanları mayalayacaklardır.

İşarat-ül İ’cazdaki şu ifadeler çok mühimdir:

Cenab-ı Hakk’ın emirlerine ve nehiylerine itaat ve inkıyadı tesis ve temin etmek için, Sâni’in azametini zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de ancak akaid ile, yani ahkâm-ı imaniyenin tecellisiyle olur.

“Sâni’in azametini zihinlerde tesbit etmek” ancak kainatı bir Kur’an gibi okumakla olabilir. Her şeyde esma-yı İlahiyi görebilmek, her hadisenin arkasındaki hikmet-i İlahiyeyi çözebilmek gerektir. Bu insanı gafletten kurtarır. Hayrete, hikmete mazhar eder. Her an huzur-u İlahide olduğunu hatıra getirir.

İman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sâni’i netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemaat ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîm’in hazır nâzır olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü aramayarak; huzurunda başkalarına bakmak, meded aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmek ile o riyadan kurtulup ihlası kazanır.

Son olarak Hz. Aişe Validemizin Radiyallahu Anha Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz için söylediği: Onun ahlakı, huyu, yaratılışı Kur’andı, Kur’an ahlakı üzerine idi. Bu manayı duyan insanlar sadece ibadet ve takvayı veya emir ve yasakları düşünür. Halbuki Kur’anın ana maksadları dörttür. Tevhid, Nübüvvet, Haşir ve ibadet ile adalettir. Yani Kur’anın azami kısmı iman hakikatlarına bakmaktadır. Kur’an Kainat Kitabını okumakta ve okutturmaktadır.

Bu asırdaki her insan ise, bu Kainat Kitabının manalarını duymak, görmek ve anlamak istemektedir.

İşte Risale-i Nur bunun için yazdırılmıştır. Biz de bunun için Risale-i Nur çok okumalıyız. Okudukça Kur’anın ayetlerini Kainat kelimeleriyle beraber okumuş oluyoruz. Kur’anı tefekkürle, hikmetle, hayretle okumuş oluyoruz. Her bir bahis zaten bir ayet ser-levhası ile başlar ve o ayetin hazinesinden mücevherler dağıtır.

Risale-i Nur ile meşguliyetimiz imanımızın tahkik ve takviyesine sebeb olurken, ahlaken kemale ve ihlas olarak terakkiyi bi-iznillah netice veriyor. Hali ile, kali ile hakikatı neşretmek sırrına mazhar ediyor.

 

Yukarıdaki cevabı yazarken “Biz” kelimesindeki manayı tefekkürümde hatırıma gelen, fakat sonra unuttuğum bir tesbiti nazarlarınıza arz ediyorum.

Ayet-ül Kübranın sonundaki şu bahsi beraber okuyalım:

Bugünlerde, manevî bir muhaverede bir sual ve cevabı dinledim. Size, bir hülâsasını beyan edeyim:

        Biri dedi: Risale-i Nur’un iman ve tevhid için büyük tahşidatları ve küllî teçhizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?

        Ona cevaben dediler: “Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılması ile bozulmağa yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’cazıyla ve geniş yaralarını Kur’anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın i’caz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır.” diye uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim, hadsiz şükrettim. Kısa kesiyorum.

Çok hakikat ve manaları taşıyan bu ifadelerden sadece şuna bakalım:

Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılması ile bozulmağa yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’cazıyla ve geniş yaralarını Kur’anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor.

Hususi bir kalbin, fikrin ve vicdanın ıslahı, iknası, tedavisi kolaydır. Fakat umumun kalbi, fikri ve vicdanının ıslahı zordur.

Toplum da bir şahs-ı manevidir. Onun da kalbi, fikriyatı ve vicdanı vardır.

Dinin bir çok emir ve yasağı, toplumun gelenek ve göreneği haline gelmişti. O emir ve yasaklara muhalefet edenleri, toplum hemen reddeder, ayıplardı. Fertlerde o toplumun baskısıyla, o hatadan kurtulur veya o hata hususi kalır, umumileşmezdi.

Fakat toplumun iman şuuru zedelenince, günahlar her tarafı istila edince, medeniyet adı altında her türlü rezalet tv, radyo, gazeteler ile normal bir şey gibi gösterilerek dini bağlılıklar zayıflayınca vs. toplumun kalbi bozulmaya, aklı karışmaya, vicdanı uyuşmaya başladı.

İşte Risale-i Nur bin seneden beri biriken (gerek içerden, gerek dışardan) sual, şüphe, vesveseleri izale ile, toplumun kalbini, aklını, vicdanını ve manevi duygularını iknaa, inandırmaya, tatmin etmeye, tedavi etmeye uğraşıyor.

Eğer toplumun çoğunluğu istikameti bulsa, başkaların da istikametine ve hidayetine vesile olabilir. Bu vesilelik için illa görüşmek de lazım değildir.

… o iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirdleri dahi, bulundukları kasaba ve karye ve şehirlerde -hizmet-i imaniye itibariyle- âdeta birer gizli kutub gibi, mü’minlerin manevî birer nokta-i istinadı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i maneviye-i itikadları cesur birer zabit gibi; kuvve-i maneviyeyi, ehl-i imanın kalblerine verip, mü’minlere manen mukavemet ve cesaret veriyorlar.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

29/7/2009 · Kategori: SUAL - CEVAP

Sual: Bunları:

1- Marifet-i İlahiye,

2- Muhabbet-i Rabbaniye,
3- Ubudiyet-i Sübhaniye,
4- Marziyat-ı Rahmaniye

madde madde izah etseniz..?

20. Mektub'daki cetvel ile mi, ya da bizler avam olarak bu basamakları en kolay nasıl çıkarız..?

Mi'rac ile insanlığa açılan o kapı kapanmamıştır herhalde..(?)

Elcevab: Peygamberimiz asm. Miraca çıkarken kapıları açmış. Dönerken kapıları açık bırakmış. Evliya-i Ümmeti de ruh ve kalblerinin derecelerine göre, o kapılardan geçebilirler.

Bu asırda en selametli, en kolay, en harika bir tarzda ruh ve kalbi işleten ve terakki ettiren, bizleri hayvaniyetten melekiyet ve hakiki insaniyet mertebesine yani ruh ve kalbin hayatı dairesine Risale-i Nur Külliyatı çıkarıyor. Üstadımız da hayatıyla, hizmetiyle bunu göstermiş. Yetişdirdiği talebeleriyle de bunu isbat etmiş.

Devamlı ve ciddiyetle okursak, kalb ve ruhumuzun hayatlandığını inkişaf ettiğini fark ediyoruz.

Dört basamak ile alakalı kısaca hatırıma gelen mana şudur:

 

Hayat-ı kalbî ve ruhîye medar olan marifet-i İlahiye ve muhabbet-i Rabbaniye ve ubudiyet-i Sübhaniye ve marziyat-ı Rahmaniye… 3.Lem’adan.

Demek kalb ve ruh ve aklın hayatlanması, kalb ve ruhun hayat derecesine çıkabilmesi için şu sayılan dört hususa dikkat ve riayet etmek icab ediyor.

Marifet-i İlahiye: Baştan aşağı Risaleler, Esma-i İlahinin tecellilerini göstermekle, bizi marifet-i İlahiye sevkediyor. Amma okuduklarımızı tatbikde gayretli olmalıyız. Yani okuduklarımızı hayata, pratiğe geçirmeliyiz.

Risalelerde ELMA ile alakalı o kadar marifet-i İlahiye misali olduğu halde, elma yerken bunlar hatırımıza gelmezse, elmayı hayvan gibi ve mide için yemiş oluyoruz. Ama renginden, koku ve tadından, ambalajından ta çıktığı yere nazar edip... Bir elmadan bütün elmalara, bu mevsimdeki elmalardan, bütün zamanlardaki elmalara, oradan bütün rızıklara intikal ettiğimizde ruhumuzdan
ALLAHU EKBER, kalbimizden ELHAMDÜLİLLAH, aklımızdan SÜBHANALLAH sadalarının çıktığını göreceğiz. Böyle bir yemek; cesed, mide ve nefisden ziyade ruh, kalb ve akla... gıda, nur ve huzur verecek. Bu da bizi muhabbet-i Rabbaniye götürecek.

 

Muhabbet-i Rabbaniye: Hasr-ı muhabbeti ifade eder. İnsanın fıtratında ihsana, cemale ve kemale karşı bir muhabbet vardır. İman ile Allahı tanımaya başlayınca, kalbinde Allaha karşı bir muhabbet çekirdeği yaratılır. Tanımak dereceleri arttıkça, muhabbet çekirdeği gelişmeye başlar. Allahın ihsan, cemal ve kemal mertebelerini anladıkça, ihata ettikçe muhabbeti artmaya devam eder. Marifetullah ile her bir esma bir hazine olup, her hazinenin içindeki mücevheratı elde ettikçe görür ki, bütün cemaller, kemaller ve ihsanlar Allahındır ve Allahdandır. Öyleyse bütün muhabbetini yalnız Allaha çevirmesi gerekmektedir. Lillah, Livechillah ve Lieclillah sırrı açığa çıkacaktır. Yani Allah için olmak, görüşmek, çalışmak, işlemek ve rızası dairesinde hareket etmek manası, insanı ubudiyet-i Sübhaniyeye çıkaracaktır.

 

Ubudiyet-i Sübhaniye: Marifet ve Muhabbet terakkisi, insanı tahsis-i taabbüde çıkarıyor. Aczini, fakrını, noksanlarını anlıyor. Kainatın bir ordugah, kendisinin bir asker; kainatın bir misafirhane, kendisinin bir misafir; kainatın bir mescid, kendisinin bir abid; kainatın bir kitap, bir teşhir yeri, kendisinin ise bir mütalaacı olduğuna itikad eder. O zaman marifet ve muhabbetin neticesinin itaat olduğunu anlar. Hayatını bir asker, misafir, abid ve mütalaacı olarak yaşamaya başlar. Bu manada terakki ettikçe, her şeyin asker, misafir ve abid olduğunu gördükçe, Allahın azameti, haşmeti, celali, kibriyası onun aleminde büyür ve hakiki kulluğunu takınır. Kulluğu içindeki sultanlığı anlar. Hayatının gayesinin marziyat-ı Rahmaniye olduğunu idrak eder.

 

Marziyat-ı Rahmaniye: Allahın emirlerine itaat ve yasaklarından içtinab etmekten ibarettir. Her şeyde nefis ve enaniyetten teberri ile işlemektir. Allahda fani olmaktır. Kendi arzusunu terk etmektir. Her yaptığını Allah için yapmaktır. Emr-i İlahi ile rıza-yı İlahiyi birleştirmektir.

Evet, ALLAHI razı ve memnun etmekten daha mühim ne olabilir?... Bu dünyada ana- babamızı, kocamızı veya karımızı, çocuğumuzu, akrabamızı, patronumuzu, amirimizi ila ahir memnun etmek için, rıza ve takdirini kazanmak için neler yapıyor; ne zamanlarımızı, ne arzularımızı terk ve feda ediyoruz.

Evet, Marziyat-ı Rahmaniye ile herşeyde Allahın rıza ve memnuniyetini aramak, insanı hakiki insaniyete,hakiki İslamiyete çıkarıyor.

 

Dört mertebenin her birisinde, nebati ve hayvani hayattan uzaklaşma vardır. İnsani ve meleki daireye girmek vardır. Her mertebe, farkında olmasak da, kalb ve ruhumuzu gıdalandırıyor, nefes aldırıyor, hareket ettiriyor. Ruh ve kalb gıdasını, hava ve suyunu aldıkça, vazifelerinde işledikçe terakki ediyor. Daha önce eşyaya, nefsi hesabına bakarken; eşyadaki fiili, san’atı, isimleri, sıfatları ve şuunatı görmeye, okumaya, yemeye, içmeye, teneffüs etmeye başlıyor. Şehveti ibadete, gadabı haram ve mekruhlardan içtinaba, aklı tefekkür ve mütalaa manasına inkilab ediyor.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::