3/4/2009 · Kategori: TEBESSUM

Mezarlıksız Memleket

 

Adamın biri  ölmekten, gömülmekten, kabre girmekten çok korkuyormuş. Bütün dünyayı dolaşıp, ölümün, mezarlığın olmadığı bir yer arıyormuş.

Nihayet Afrikada bir yere gelmiş. Bakmış ki mezarlık yok. Sormuş: Sizin burada insanlar ölmez mi? Demişler: Elbette ölür. Sormuş: Mezarlık göremedim. Demişler: Biz de eceli gelen şu dağın tepesine çıkar, oradan kendini atar. Bizim mezarlığımız o uçurumdur. Adam sevinmiş, demiş: Aradığım yeri buldum. Nasılsa ben o dağa isteyerek çıkmam. Oraya yerleşmiş.

Aradan yıllar geçmiş. Bir gün Afrikalılar bakmışlar ki, bu adam koşarak dağa doğru koşuyor. Bağırmışlar: Hani sen o dağa çıkmazdın. Adam başını çevirmeden cevap vermiş. Aahh Ahh arkadan ittirenle, önden çekeni görseydiniz, böyle demezdiniz..

Öyle ise, kayıdlı ve kelepçeli olarak sevkedilmezden evvel, Allah’ın davetine icabet et.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

2/4/2009 · Kategori: TEBESSUM

BİLGİSAYAR VE İMAN


Cami imamı Abdullah hoca , bir iş için resmi dairelerden birine gider.
Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet- cafenin yolunu tutmak zorunda kalır.
Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim 'fesubhânallah' lar,estagfirullah'lar çektirir hoca efendiye, hem de peşpeşe:

CEN.NET
CAFE
Cafe işleten delikanlıya:

- Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?
- Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.
Abdullah hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulundugu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline.
Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır.
Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur.
Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler
nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de
buradan çıkamadıklarını düşünür. Bir 'fesubhanallah'
Bir 'fesubhânallah' daha çeker ve:
- Ähir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine.
Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur.
En azından bu da bir hürmet ifadesidir. 'Aferin' derken içinden, hayıflanır, istemeden:
- Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.
Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir:
- Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün?
- Buyurun amca, ne soracaktınız?
- Sen Allah'ı bilir misin?
Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli saçları,

her baktığında bir 'fesubhanallah' daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır.
Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak:
- Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini  nasıl bilmez amca?
Hayretle sormaktan alamaz kendisini:
- Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah'ı, bana bir anlatır mısın?
Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir:
- Bu bilgisayar ile biliyorum amca.
- Bunlarla mı? Pek anlayamadım.
- Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah'ın varlığının en açık delillerinden biridir.
Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca,böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir.
Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını,
mutlaka birisi tarafindan yapılmış olduğunu söyler sana.
Meselâ Darwin kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki:
'Bu Älet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir.' Darwin bile 'çüş lan deve' der.

Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir:
- Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım?
- Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlı, hepsi bir program tarafından idare ediliyor.
Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur;
Yani bir anlamda da farzi muhal buranın rabbi benim.
Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor.
Hemen yakaliyorum onları. 'Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle?
Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılacağınızı mı zannettiniz?
'Paramız yok abi! ' derlerse; 'Yok öyle yağma! ' deyip cezalandırıyorum.
İnternet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camları silip tuvaleti temizlettiriyorum.
Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insana?
Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatı kusursuz işleyen bu  sisteminin bir kurucusu olmaz mı?
Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi?

- Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah'ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin?
-Ben Allah'ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca.
- Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım?

Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti:
- Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır.
Birbirlerine benzemezler.
Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka.
Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır.
Kamerası vardır, ses düzeni vardiır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır.
Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti.
Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu.
Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama muhabbete devam etmek istedi.
- Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun?
- Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda
kendimi yeterli görmüyorum.
- Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardımcı olabilirim belki evlâdım.
- Neler yapmam gerektiğine dair şuradan biliyorum amca:
Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş.
Ben de gönlümde sadece O'na ve sevdiklerine yer vermeliyim,
O'nun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım.
İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman O'nu  soylemeli, O'nu anlatmalıyım.
Son olarak bana verdiği bu bedeni onun razı olacağı şekilde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu
O'nun yolunda eskitmeliyim. Benim bildigim bundan ibaret.

- Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!
- Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki!
Gidilecek yolu bilmek ayrı, usuluyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey
Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse,
Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFS virusunu aktif hale getiriyor.
Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir antivirus programı bulmam lazım belki de..

- Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: ""NAMAZ""
- Eveeet amca, ""NAMAZ"" anti-virus programlarından birisidir.

Hayat sistemine kurup, günde beş kere de bağlanırız
Böylece sürekli güncellenir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!

2/4/2009 · Kategori: TEBESSUM

ER KİŞİ NİYETİNEEE

Bir General vefat etmiş. İmam Efendi bağırmış: Er kişi niyetine! Generalin hanımı da, kenarda duruyormuş. İmama doğru fısıldamış: Er değil, general, general.

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

6/3/2009 · Kategori: TEBESSUM

MAKAM ARABASI

CHP iktidarının son yıllarında Diyanet Isleri Bakanlıgı yapmıs olan
hemsehrisi Ahmet Hamdi Akseki’ye, dönemin hükümeti bir makam arabası tahsis etmis. O. Yüksel bunu duyunca hemsehrisine takılmıs:
— Hocam, artık sıratı da bu arabayla geçersin!

 



DIGERI KIMMIS?


Tanınmıs birçok büyük sanatkârda oldugu gibi Necip Fazıl’da da (1904-
1983) üstünlük kompleksi varmıs. Bir gün kendisine, Fransa’da yeni yayınlanan bir ansiklopedide Türkiye’den sadece iki saire yer verildigini söylemisler. Necip Fazıl hemen sormus:

— Digeri kimmis?

 



ÇÜNKÜ SIZ YAPMADINIZ


Necip Fazıl’la yakınlıgı ve dostlugu olan Prof. Ayhan Songar, Üstatla
bir sohbeti sırasında, televizyonda yaptıgı programı seyredip seyretmedigini sormus. Necip Fazıl:
— Gördüm, demis. Ayhan Songar:
— Tabii begenmediniz, diye eklemis. Necip Fazıl afallamıs:
— Nereden anladın?
— Çünkü siz yapmadınız...

 




USTA BINICI


Sokrat, geçimsizligi ile ün yapmıs karısı için kendisine:
— Bu kadına niçin katlanıyorsunuz; nasıl tahammül ediyorsunuz,
diyenlere söyle cevap verirmis:
— Binicilikte usta olmak isteyenler, en huysuz atı idare etmek zorundadır.

 



 DIKENLERINI HISSEDIYORUM

Ingiliz sairi Milton (1608-1674) gözlerinin âmâ olmasından sonra yeni
bir evlilik yapmıs. Kendini ziyaret eden bir dostu, saire yeni hanımının nazik ve bir gül kadar güzel oldugunu söylemis.
Milton:
— Haklısınız, demis, her ne kadar gülü görmüyorsam da dikenlerini
hissediyorum.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/3/2009 · Kategori: TEBESSUM

YÜKSEK YER

Bir dostu, "Üç Istanbul’un yazarı Mithat Cemal’e (1885-1956) saçlarının agardıgını anlatmak için:

— Tepeye kar yagmıs, demis. Mithat Cemal:

— Dogrudur, yüksek yerlere vakitsiz yagar, diye karsılık vermis.KÜÇÜK

 

 

SEYLER

Ne kadar haklı olursa olsun, elestirileri anlayısla karsılamak çok az
insana nasip olan bir olgunluktur. Bu, ilim, irfan, mevki sahipleri; sanat ve edebiyat adamları için de geçerli bir tespittir. Yahya Kemal de büyük sairligine, yurt dısına yayılmıs ününe ragmen bu olgunlugu gösteremeyen bir sanat ve edebiyat adamıdır. Bırakın elestiriyi, yarı saka yarı ciddi küçük dokunmalara bile alınganlık gösterirmis. Bir gün kendisine yöneltilen basit bir elestiriyi hazmedemeyip öfke ile ileri geri konustugu bir sırada bir dostu teselli etmek için söyle demis:

— Üstadım, ne var bu küçük elestiriye kızıp köpürecek? Üzerinde
durulmaya degmeyecek kadar önemsiz Seyler bunlar.

Yahya Kemal dostunu terslemis:

— Insanı esas rahatsız eden bu küçük seylerdir. Koca bir dagın
tepesine oturabilirsin de, bir ignenin tepesine oturamazsın!..

 

 

TEK MANDA

1. Dünya Savası sonunda agır bir yenilgiye ugrayan Osmanlı devletini ekonomisini kurtarma önerileri içinde Amerikan veya Ingiliz mandasına girme önerisi de vardı. Yahya Kemal en çok bu öneri sahiplerine kızar ve söyle dermis:

— Sultan Fatih, Istanbul’u almak için döktürdügü toplardan her birini
kırk mandaya çektirmisti. Bunlar ise koca Imparatorlugu bir tek mandaya çektirecekler.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::