9/9/2009 · Kategori: SUAL - CEVAP

 Eğer biz ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaik-ı imaniyenin kemalatını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatler halinde İslamiyete girecekler. Belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslamiyete dehalet edecektir” (Hutbe-i Şâmiye)


Buna göre; demek ki, İslam Ahlakını fiillerimizle yeterince izhar edemiyoruz.

Bu noktada bu fiillerimizi nasıl besleyebiliriz? Üstadın bu yöndeki tavsiyeleri nelerdir?

Bu sözü açabilir misiniz?

 

“Eğer” kelimesi sebebler alemine bakıyor. Allah bu alemi Hakim isminin tecellisi yaptığı için, hikmeti sebebler perdesini iktiza ediyor. Ahiret ise Kadir ismi, Kudret sıfatının tecellisidir. Orada sebebler görünmez. Her şeyde esma ve sıfatı ile Allah görünür.

İşte “Eğer” kelimesi bize ihtar ediyor ki, Allah hikmetiyle neticeleri, sebeblere bağlamış. Biz vazifemizi yaparsak, kudretiyle neticeyi halk edecek. Vazifemizi yapmazsak, ya neticeyi vermeyecek veya bizi bırakıp, başka sebebleri çıkaracak, biz mahrum kalacağız.

“Biz” kelimesi ise, ferdi değil, çoğunluğu, cemaati nazara veriyor. Yani şahsen, ferden ahlak-ı İslamiyeyi kamil manada fiilleriyle izhar edenler var. Fakat bunun bir şahs-ı manevi olması için çoğunluk lazımdır. Bir ferd, birkaç kişiye tesir edebilir, ama devletlere, milletlere tesir edecek, ancak kemmiyeten ve keyfiyeten çok bir cemaat ister. “Biz”, benlerden meydana gelir. Ferden mükemmel insanların sayısı arttıkça, tesir dairesi de büyüyecektir. O zaman kamil ferdler arttıkça, “Biz”in de tesir gücü ve dairesi artacaktır. Benden ne olur demeyeceğiz. Her bir ben, çok mühimdir. Her bir ben, bir kainattır.

“ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaik-ı imaniyenin” önce ahlâk-ı İslamiyenin demesinin çok sebeblerinden birisi bence şu olabilir:

İnsanlar imanın derecesini ancak ahlak güzelliği ile görebilirler. İman kalbi bir ameldir. İman bir güneştir ve ışıkları ahlak ile, hal ile, ibadet ve takva ile, mahlukata hürmet ve incitmeme ile tezahür eder. Herkes önce ahlaka bakar. Fakat hakaik-ı imaniyenin inkişaf etmediği Müslümanlarda ahlak gel-gitlidir. Kısmidir, cüz’idir, hususidir. Ahlak-ı İslamiyenin her tabakasındaki terakki ancak imanın şuur haline yükseldiği nisbettedir. İmanda terakki, ahlakda terakkiyi netice verir. İmanın sonsuz mertebelerinde terakki eden Rasul-i Ekrem asm. Efendimiz bunun en büyük ve mükemmel delil ve bürhanıdır. En kuvvetli hüccetidir.

Ahlakın bütün şubelerinde zirveyi geçmiştir. Hatta bazı ahlak şubeleri zirvede iken birbirini etkisiz hale getirmeye çalışır. Mesela cömertlikde zirve ile iktisatta zirve veya hilmde, yumuşak davranışda zirve ile şecaatte, kahramanlıkda zirve veya adalette zirve ile merhamette zirve veya şefkatte zirve ile Allah için buğz etmekde zirve vs. birbiriyle çatışır. İkisini istikamet ve dengede tutabilmek Üstadımızın ifadesiyle mucizelerin mucizesidir. O da Rasul-i Ekrem asm. Efendimize mahsustur.

İşte hakaik-i imaniyede terakki etmek, müminin ahlaki seviyesini yükselttikçe, ihlasdaki nuraniyeti artar. İhlasın artması onu herkese sevdirmeye başlar. İhlasdaki kemalat, düşmanına bile onu sevdirir. Sevmek de, benzemek demektir. İnsan sevdiğine benzemeye yani onun gibi giyinmek, konuşmak, hareket etmek ister. Zamanla onun ahlakını taklid eder ve onun gibi olmaya başlar.

Kastamonu Lahikasında:

Hem yirmi seneden beri tahribkârane eşedd-i zulüm altında o derece ahlâk bozulmuş ve metanet ve sadakat kaybolmuş ki, ondan belki de yirmiden birisine itimad edilmez.

İşte bu gibi manalar sebebiyle şöyle der:

Hem üç mes’ele var: Biri hayat, biri şeriat, biri imandır. Hakikat noktasında en mühimmi ve en a’zamı, iman mes’elesidir. Fakat şimdiki umumun nazarında ve hal-i âlem ilcaatında en mühim mes’ele, hayat ve şeriat göründüğünden o zât (Hz. Mehdi) şimdi olsa da, üç mes’eleyi birden umum rûy-i zeminde vaziyetlerini değiştirmek nev’-i beşerdeki cari olan âdetullaha muvafık gelmediğinden, her halde en a’zam mes’eleyi esas yapıp, öteki mes’eleleri esas yapmayacak.

Demek en büyük mesele imanın ferdi alemlerde, önce isbatı, tahkiki, şübhelerden selamete çıkarılması, manilerinin ber-taraf edilmesi ve kuvvetlendirilmesidir. Kuvvetlenen iman dinde sebatı ve sadakatı, ahlakda metanet ve devamlılığı netice verdikçe, bu müminler birer maya şekline gelecek ve etraflarındaki insanları mayalayacaklardır.

İşarat-ül İ’cazdaki şu ifadeler çok mühimdir:

Cenab-ı Hakk’ın emirlerine ve nehiylerine itaat ve inkıyadı tesis ve temin etmek için, Sâni’in azametini zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de ancak akaid ile, yani ahkâm-ı imaniyenin tecellisiyle olur.

“Sâni’in azametini zihinlerde tesbit etmek” ancak kainatı bir Kur’an gibi okumakla olabilir. Her şeyde esma-yı İlahiyi görebilmek, her hadisenin arkasındaki hikmet-i İlahiyeyi çözebilmek gerektir. Bu insanı gafletten kurtarır. Hayrete, hikmete mazhar eder. Her an huzur-u İlahide olduğunu hatıra getirir.

İman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sâni’i netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemaat ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîm’in hazır nâzır olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü aramayarak; huzurunda başkalarına bakmak, meded aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmek ile o riyadan kurtulup ihlası kazanır.

Son olarak Hz. Aişe Validemizin Radiyallahu Anha Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz için söylediği: Onun ahlakı, huyu, yaratılışı Kur’andı, Kur’an ahlakı üzerine idi. Bu manayı duyan insanlar sadece ibadet ve takvayı veya emir ve yasakları düşünür. Halbuki Kur’anın ana maksadları dörttür. Tevhid, Nübüvvet, Haşir ve ibadet ile adalettir. Yani Kur’anın azami kısmı iman hakikatlarına bakmaktadır. Kur’an Kainat Kitabını okumakta ve okutturmaktadır.

Bu asırdaki her insan ise, bu Kainat Kitabının manalarını duymak, görmek ve anlamak istemektedir.

İşte Risale-i Nur bunun için yazdırılmıştır. Biz de bunun için Risale-i Nur çok okumalıyız. Okudukça Kur’anın ayetlerini Kainat kelimeleriyle beraber okumuş oluyoruz. Kur’anı tefekkürle, hikmetle, hayretle okumuş oluyoruz. Her bir bahis zaten bir ayet ser-levhası ile başlar ve o ayetin hazinesinden mücevherler dağıtır.

Risale-i Nur ile meşguliyetimiz imanımızın tahkik ve takviyesine sebeb olurken, ahlaken kemale ve ihlas olarak terakkiyi bi-iznillah netice veriyor. Hali ile, kali ile hakikatı neşretmek sırrına mazhar ediyor.

 

Yukarıdaki cevabı yazarken “Biz” kelimesindeki manayı tefekkürümde hatırıma gelen, fakat sonra unuttuğum bir tesbiti nazarlarınıza arz ediyorum.

Ayet-ül Kübranın sonundaki şu bahsi beraber okuyalım:

Bugünlerde, manevî bir muhaverede bir sual ve cevabı dinledim. Size, bir hülâsasını beyan edeyim:

        Biri dedi: Risale-i Nur’un iman ve tevhid için büyük tahşidatları ve küllî teçhizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?

        Ona cevaben dediler: “Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılması ile bozulmağa yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’cazıyla ve geniş yaralarını Kur’anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın i’caz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır.” diye uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim, hadsiz şükrettim. Kısa kesiyorum.

Çok hakikat ve manaları taşıyan bu ifadelerden sadece şuna bakalım:

Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılması ile bozulmağa yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’cazıyla ve geniş yaralarını Kur’anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor.

Hususi bir kalbin, fikrin ve vicdanın ıslahı, iknası, tedavisi kolaydır. Fakat umumun kalbi, fikri ve vicdanının ıslahı zordur.

Toplum da bir şahs-ı manevidir. Onun da kalbi, fikriyatı ve vicdanı vardır.

Dinin bir çok emir ve yasağı, toplumun gelenek ve göreneği haline gelmişti. O emir ve yasaklara muhalefet edenleri, toplum hemen reddeder, ayıplardı. Fertlerde o toplumun baskısıyla, o hatadan kurtulur veya o hata hususi kalır, umumileşmezdi.

Fakat toplumun iman şuuru zedelenince, günahlar her tarafı istila edince, medeniyet adı altında her türlü rezalet tv, radyo, gazeteler ile normal bir şey gibi gösterilerek dini bağlılıklar zayıflayınca vs. toplumun kalbi bozulmaya, aklı karışmaya, vicdanı uyuşmaya başladı.

İşte Risale-i Nur bin seneden beri biriken (gerek içerden, gerek dışardan) sual, şüphe, vesveseleri izale ile, toplumun kalbini, aklını, vicdanını ve manevi duygularını iknaa, inandırmaya, tatmin etmeye, tedavi etmeye uğraşıyor.

Eğer toplumun çoğunluğu istikameti bulsa, başkaların da istikametine ve hidayetine vesile olabilir. Bu vesilelik için illa görüşmek de lazım değildir.

… o iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirdleri dahi, bulundukları kasaba ve karye ve şehirlerde -hizmet-i imaniye itibariyle- âdeta birer gizli kutub gibi, mü’minlerin manevî birer nokta-i istinadı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i maneviye-i itikadları cesur birer zabit gibi; kuvve-i maneviyeyi, ehl-i imanın kalblerine verip, mü’minlere manen mukavemet ve cesaret veriyorlar.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

1 yorum yazılmıştır

Yazan:misafir | Tarih: 2009-09-10 12:30:12
Konu: Allah razı olsun..

İstifadeli Yazılarınızı takib ediyorum Allah razı olsun..

Bağlantı » »

« Önceki :: Sonraki »