Risale-i Nur Anlaşılmıyor Mu?

Risale-i Nuru okuma ve anlama üzerine yazılanları okuduğumda; ben de, bu müdavele-i efkara dahil olmak istedim.

Evvela:Üstadımızın hem Mesnevide, hem 25.Sözde verdiği misal hatırıma geldi. Denizin dibinde büyük bir define var.Gavvaslar (dalgıç) dalıp,hazinenin müştemilatını öğrenmek istiyor. Fakat gözleri kapalı olduğu için herkes eline geçen parçayı (kürevi bir yakut veya elmas bir sütun..gibi) definenin tamamını o parçanın cinsindendir diye hükmediyor.Sonra gözü açık bir gavvas giriyor. Definenin tamamını ihata ederek,her parçanın hakkını veriyor. Her mücevherin miktarını müvazeneli bir şekilde beyan ediyor.

Aynen öyle de okuma ve anlama meselesinde de, her kardeşin hatta Nur Cemaati içindeki farklı meşreblerin ifade ettikleri beyanların hepsinin bir hakkı var. Noksanlık yalnız kendi anladığını esas kabul etmekten ileri geliyor.

Mesela: Bazıları diyor ki: Risaleleri anlamadan papağan gibi okumak olmaz veya risaleler anlaşılmak için yazılmıştır. Çok mantıklı geliyor insana.. Ama bu bir ciheti.. Halbuki Bediüzzaman Said Nursi Hz.lerinin, talebelerine (Bayram Yüksel, Sungur Abi gibi) dediği:
Risaleler evrad makamında okunabilir veya İlerde anlarsınız. gibi ifadeler var.Yine 17.Lema ve Zührede geçen: Marifetullahın şahidleri, bürhanları üç çeşittir...... Nur gibidir; görünür, fakat ne hissedilir, ne de tutulur. Öyle ise sen kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et, bekle; BELKİ KENDİ KENDİNE GELİR.Eğer harîs ve maddî elini uzatsan ve maddî mizanlarla tartsan, sönmese de gizlenir. Çünki öyle nur, maddîde hapse razı olmadığı gibi, kayda giremez, KESİFİ KENDİNE MÂLİK VE SEYYİD KABUL ETMEZ.. gibi ifadeler..

25.Sözde: hakaik-i İlahiye ve o hakaik-i kevniyeyi beyandan sonra ve safa-yı kalb ve tezkiye-i nefisten sonra ve ruhun terakkiyatından ve aklın tekemmülünden sonra beşerin ukûlü "Sadakte" deyip o hakaikı kabul eder.

Bu ifade de ise hakaikden, önce kalb,nefis,ruh,dördüncü mertebede ancak aklın tekemmülü ve beşinci mertebede aklın hakaikı kabulü var.

Hakikat çekirdeklerinde de:
İlimde iz'an-ı kalb olmazsa, cehildir. İltizam başka, itikad başkadır denmiş.

Yani buraya kadar anlatmak istediğim mana, Risale-i Nur yalnız anlamak için okunmaz. İnsanda akıldan çok farklı latifeler vardır. Hatta bazı latifeler manayı düşündüklerinde rahatsız olurlar. 26.Mektub 4. Mebhasda şöyle ifade edilmiş:

Sure-i İhlas’ı Arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki: Bendeki manevî duyguların bir kısmı birkaç defada gıdasını alır, vazgeçer, durur. Ve kuvve-i müfekkire gibi bir kısım dahi, bir zaman mana tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve kalb gibi bir kısım, manevî bir zevke medar bazı mefhumlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder. Ve hâkeza… Git gide o tekrarda yalnız bir kısım letaif kalır ki; pek geç usanıyor, devam eder, daha manaya ve tedkikata hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi, ona zarar vermiyor. Lafız ve lafz-ı müşebbi’ olduğu bir meal-i icmalî ile ve isim ve alem bulundukları mana-yı örfî, onlara kâfi geliyor. Eğer manayı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir. Ve o devam eden latifeler, taallüme ve tefehhüme muhtaç değiller; belki tahattura, teveccühe ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cild hükmündeki lafızları onlara kâfi geliyor ve mana vazifesini görüyorlar.

Hatta anlamak için okunduğunda bir netice beklenir ki, ihlası kırar. Ubudiyet, emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak’tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüb eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münafî olmaz. Belki zaîfler için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler.


İlla bir şey bekleyeceksek Üstadımızın şu sözlerine binaen ruhları muhtaç ve kalbleri yaralı olanlar, o edviye-i Kur'aniyeyi arayıp buluyorlar.” ruhumuzun ihtiyacı kalbimizin yaraları için okumak. Manevi hastalıklarımızın ilacı ve devası niyetiyle okumak.

Ayrıca Emirdağ Lahikasında: kat'iyyen size haber veriyorum ki:
Risale-i Nur'un her bir kitabı bir Said'dir. Siz hangi kitaba baksanız benimle karşı karşıya görüşmekten on defa ziyade hem faydalanır, hem hakikî bir surette benimle görüşmüş olursunuz...

Mektubatta Abdülmecid Abinin: Bu Sözler'in herbiri birer mürşid hükmüne geçti... Yine Abdurahman Abi için Üstadın sözü: Onuncu Söz onu manevî kirlerinden ve evham ve gafletten temizlemekle beraber; âdeta mertebe-i velayete çıkmış gibi,... Yine Barla Lahikasında Kuleönlü Mustafa Abinin: her bir risale, tek başıyla bir mürşid-i ekmeldir... Risalet-ün Nur ve Mektubat-ün Nur, yüz ondokuz adediyle, her birisi birer mürşid-i ekmeldir ve aktabdır... gibi ifadelerden çıkan mana şudur ki: Risale-i Nur camid bir kitap değil,belki CANLI, RUHLU BİR SAİDdir. 130 kutb-u azamı temsil eden bir müceddid-i ekberdir.

Öyle ise kendimizi ona teslim etmek, ihlas ve sadakatla hususan kanaatla okumalıyız. O zaman kendi kabiliyetimize göre değil, Nurların derecesine göre istifade ederiz.Yani biz açmayız, bize açılır.

Bu tarzdaki istifade insanın enesine pay vermediği gibi,acz ve fakrını ona ihsas eder. Zaten [/u]Risale- i Nurun en büyük esasları acz-i mutlak ve fakr-ı mutlak değil mi? Nurları okuduğu ve anladığı halde enaniyeti kuvvetlenen kişi,yanlış okuyor demektir. Fakat bununla beraber: Mektubatta:.
. fakat gazete gibi okumayınız. Muhakematta: nazlanan ve istiğna gösteren nazeninlerin mehirleri dikkattir.

Veya Hem iman yalnız ilim ile değil, imanda çok letaifin hisseleri var. Nasılki bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif a'saba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesail-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecata göre ruh, kalb, sırr, nefis ve hâkeza letaif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır.

Veya Lemalarda: Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakikatlı bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risale-i Nur şakirdlerinin bir şahs-ı manevîsi var, şübhesiz o şahs-ı manevî bu zamanın bir âlimidir. gibi ifadeler aklın ehemmiyetini de gösteriyor.Yani aklı azletmek mümkin değildir. Nasıl Üstadımız sadece kalbin ön plana alınmasının kamil mana olmadığını ifade ettikleri gibi sadece aklın esas alınması da öyledir.Bütün letaifi ve havassı doyuracak kabiliyette olan Risaleleri yalnız akla tevcih etmek o hakaikı daraltmak demektir.

Mesela Emirdağ-1 de:
Risale-i Nur'un gıda ve taam hükmündeki hakikatlarından hem akıl, hem kalb, hem ruh, hem nefis, hem his, hisselerini alabilir. Yoksa yalnız akıl cüz'î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler. Risale-i Nur, sair ilimler ve kitablar gibi okunmamalı. Çünki ondaki iman-ı tahkikî ilimleri, başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok letaif-i insaniyenin kut ve nurlarıdır.


Yine Lemalarda: Her adam her mes'eleyi her cihette anlamaz. Fakat herkes her mes'eleden bir derece hisse alabilir. "Bir şey bütün elde edilmezse, bütün bütün elden kaçırılmaz." kaidesiyle, "bu manevî bahçenin bütün meyvelerini koparamıyorum" diye vazgeçmek kâr-ı akıl değildir. İnsan ne kadar koparsa, o kadar kârdır. İsm-i a'zama ait mes'elelerin ihata edilmeyecek derecede genişleri olduğu gibi, akıl görmeyecek derecede inceleri de vardır. Hususan İsm-i Hayy ve Kayyum'a ve bilhassa hayatın iman erkânına karşı remizlerine ve bilhassa Kaza ve Kader rüknüne hayatın işaretine ve İsm-i Kayyum'un Birinci Şuaına herkesin fikri yetişmez, fakat hissesiz de kalmaz; belki herhalde imanını kuvvetlendirir. Saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanın kuvvetleşmesi ehemmiyeti çok azîmdir. İmanın bir zerre kadar kuvveti ziyade olması, bir hazinedir. İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî diyor ki: "Bir küçük mes'ele-i imaniyenin inkişafı, benim nazarımda yüzler ezvak ve kerametlere müreccahtır."

Hülasa: Kastamonu Lahikasında: ” İki-üç gün evvel, Yirmiikinci Söz tashih edilirken dinledim. Gördüm ki; içinde hem küllî zikir, hem geniş fikir, hem kesretli tehlil, hem kuvvetli iman dersi, hem gafletsiz huzur, hem kudsî hikmet, hem yüksek bir ibadet-i tefekküriye gibi nurlar var. Bir kısım şakirdlerin ibadet niyetiyle risaleleri ya yazmak veya okumak veya dinlemekliğin hikmetini bildim. Bârekâllah dedim. Hak verdim.” İfadeleri de bize gösteriyor ki Nurları ibadet niyetiyle okumak,yazmak ve dinlemek esastır. Nurları anlamamak zaten mümkün değildir.Herkes kabiliyetine göre mutlaka istifade ediyor.Fakat mühim olan Nurların bize verdiği ölçülere göre anlamak.Yani bilmemiz bizi imtiyazlı yapmamalı,anlamak başkalarına mütehakkim olmayı getirmemeli,vukufiyet fazilet-füruşluğu netice vermemeli. Bazen ANLAMAK, ANLAMAMAYI, BİLMEK BİLMEMEYİ NETİCE VERİYOR. Cüziyatta kalıp,külliyatı ihata edememek,şahsi kabiliyetini esas edip,umumun halini nazara alamamak inkısam ve bölünmeyi netice veriyor. Nurlardan herkesin hissesi var.Herkes kendi aynasıyla istifade etmeli, başkalarının da başka türlü aynaları olduğunu unutmamalı. Rıza-yı İlahi nasıl kazanılır,kim kazanır.Asıl buna bakmalı.


Cenab-ı Hakk,cümlemizi kıyamete kadar Risale-i Nur kisvesinde hakaik-i İmaniye ve esrar-ı Kur’aniye ile kemal-i ferah ve sevinç ile meşgul eylesin.Rızasından ayırmasın. İstihdam eylesin. Bizim ve Tüm Nur Talebelerinin günahlarını mağfiret,kusur ve hatalarını afv, ayıplarını setreylesin. Kendine kul,Habibine ümmet, Mehdiye talebe ve şakird eylesin.


Kaynak : ahmetkatin.blogcu.com

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !